Yazar - Uzm.Dr. Mehmet Emin ERDEM

Buram buram bağışıklık!

Buram buram bağışıklık!

Bağışıklık sistemimiz ve koku alma duyumuz... Pandemi döneminde ikisi sürekli gündemde. Bir yandan hafif bile olsa rahatsızlandığımızda koku alıp alamadığımızı kontrol ediyoruz, bir yandan bağışıklık sistemimizi her zamankinden daha güçlü tutmaya çalışıyoruz. Aslında bunlar birbiriyle ilişkili. Uçucu yağlar bağışıklığımızı güçlendiriyor, kokularsa beslenme düzenimizi bile etkiliyor.

Bitkilerden elde edilen uçucu yağlar yaşamımızı tahmin ettiğinizden çok daha fazla etkiliyor. Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Farmasötik Botanik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İrem Tatlı Çankaya’ya göre “Uçucu yağların vücutta kullanılması bedenimizin kimyasını değiştiriyor, vücut sistemlerini destekliyor, ruhsal ve duygusal durumumuzu düzeltiyor.


STRESİ AZALTIYOR

Uçucu yağların solunması serotonin ve dopamin salgılamamızı sağlayarak anksiyete, depresyon ve duygu durum bozukluklarını düzenliyor, hatta ağrı kesici etki gösteriyor. Bu yağların içerisindeki moleküller akciğerlerdeki bronşlar vasıtasıyla kana karışarak vücut biyokimyasını doğrudan etkiliyor.’’

Çankaya, araştırmalardan örnekler vererek uyumadan önce odalara sıkılan kokuların kişilerin daha rahat uyumalarını, daha pozitif rüyalar görmelerini sağladığını anlatıyor: “Uçucu yağların antiviral etkinlik ve bağışıklık sistemi üzerindeki olumlu etkileri pandemide ön plana çıktı. Karanfil ve limonotu gibi yağların bağışıklık sistemini dengeleyebileceği, lavanta ve bergamotunsa vücudun toksinler ve enfeksiyonlu hastalıklara karşı direnç göstermesini sağlayabileceğinden söz edilebilir.”

Çankaya ayrıca okaliptüs yağının kuvvetli antiviral aktiviteye sahip olduğunu, astım, bronşit, soğuk algınlığı ve nezle semptomlarının giderilmesinde kullanıldığını söylüyor ve “Tıbbi nane uçucu yağı güçlü bir nefes açıcıdır. Limon uçucu yağının hafıza üzerinde olumlu etkisi olduğu, kaygı giderici ve antidepresan etkisi olup stresi azalttığı biliniyor” diyor.


‘ARDIÇ YAĞI BEDENİ TEMİZLER’


İç hastalıkları ve fitoterapi uzmanı Dr. Mehmet Emin Erdem

Alman papatyası yağı: Nezle, sinüzit veya diğer viral solunum yolu enfeksiyonlarında etkilidir. Bir fincan tabağı ılık suya dört damla eklenir. Gece odada bekletilip solunur. Öksürük ve ateş için de etkindir. Stres giderici etkisi de belirgindir.

Ardıç yağı: Koklandığında bedeni fiziksel ve duygusal yönden temizler. Yorgunluğu giderir, dolayısıyla bağışıklığımızın güçlenmesine yardımcı olur. Banyo küvetine üç damla bergamot, üç damla ardıç uçucu yağına ilave olarak erkekler için üç damla sedir, kadınlar içinse üç damla ylang ylang yağı ekleyerek yapılacak bir banyo kendinizi çok dinç hissetmenizi sağlar.

Karanfil yağı: Antiviral, antiseptik, bağışıklık sistemini güçlendirici bir yağdır.

Tıbbi nane yağı: Uyarıcı ve canlandırıcıdır. Ayrıca baş ağrılarında da çok etkindir.

Portakal ve diğer narenciye yağları: Neşe verir. Bağışıklık sistemini oldukça güçlendirirler.

KOKU ALMA YETİSİNİ KAZANMAK İÇİN...

Dr. Mehmet Emin  Erdem, COVID-19 nedeniyle koku alma yetisini kaybedenler için  şu bilgileri veriyor: “Bu konuyla ilgili tıbbın sunduğu bir reçete yok. Benim günlük hasta pratiğimde deneyimleyip gayet memnun kaldığım uygulamalardan birincisi ozon terapi. İkinci yöntem glutatyon... Diğeri alfa lipoik asit ve aromaterapi. Aromaterapide kullanılan okaliptüs uçucu yağı, tıbbi nane uçucu yağı, nioli uçucu yağıyla hızlı ve tatmin edici sonuçlar alıyoruz. Diğer bir yöntem de akupunktur...”


BESLENME VE KOKU İLİŞKİSİ

Uzman diyetisyen ve fitoterapist Arzu Gökmen Yamanel, sağlıklı beslenmede kokuların öneminden şöyle bahsediyor: “Bir diyetisyen olarak kokulardan faydalanıyorum. Kokular uyardığı limbik sistem üzerinden iştah mekanizmamızda ciddi etki yaratır. Kokularla kişinin sirkadiyen ritmini düzenleyerek vücut dengesini ve işlevlerini etkileyen hormonların doğru salgılanmasını sağlıyoruz. Bu durumda iştah mekanizmamız üzerinde etkiye sahip hormonlar da doğru ve yeterli şekilde salgılanmış oluyor. Kişinin iştah süreci doğru çalışmaya başlayıp hormon sisteminin düzelmesi sayesinde olması gereken bir beslenme  şekli başlıyor. Ayrıca kokular stres seviyemizi kontrol altına almamıza yardımcı olduğundan duygusal dalgalanmalar yaşadığımızda, öfkelendiğimizde, sıkıldığımızda, stresli bir gün geçirdiğimizde tetiklenen duygusal yeme durumlarının da önüne geçmiş olunuyor.’’

Devamını Oku...

Metal Toksisitesi Nedir?

İnsanda metaller zaman içinde “vücut metal yükü” oluşturur ve bazıları ki (kurşun, alüminyum,kadmiyum gibi) yaş ile birikerek vücuttaki konsantrasyonlarının artması ile toksik etkilere yol açarlar (=Metal Toksisitesi). Prensip olarak birçok metal maruziyeti (doza bağlı olarak) dolaşım sistemi ve bağışıklık sistemi hücrelerinde inflamasyon süreçlerini tetikler.

Metal Duyarlılığı Nedir?

Toksik etkiler dışında metaller özellikle genetik yatkınlığı olan bireylerde allerjen gibi etki göstererek hücresel tip alerjik reaksiyon (Tip IV allerji-aşırı duyarlılık)’a da yol açabilmektedirler (Metal Duyarlılığı). Hücresel tip metal alerjilerinde, intolerans olan metal maruziyeti devam ettikçe, baş ağrısı, yorgunluk, halsizlik, sindirim sistemi rahatsızları, depresyona eğilim, kas-eklem ağrıları, cilt döküntüleri gibi nonspesifik şikayetler artar.

Metal kaynakları nelerdir?

  1. Çinko:

Başlıca kaynakları: Dental alaşımlar ve çimentolar, yazıcı kartuş tozu

sistemik biyokimyasal etkiler şunlar olabilir: Kalsiyum, bakır, kadmiyum ve demir emiliminin bozulması, granülositlerde lökotrien B4 sentezinin aktivasyonu

  • Mangan:

Başlıca kaynakları : Pıhtılaşma faktörü protrombinin ve insülinin biyosentezinde rol alır. Başlıca kaynakları: çömlek ve cam üretiminde çalışanlar,Maden ocakları, kaynakçılar, ilaç, seramik,

Sistemik biyokimyasal etkiler şunlar olabilir: Parkinson benzeri nörolojik bulgular ve solunum sistemi bozukluklarına yol açar. 

  • Kadmiyum:

İçme sularının yanısıra bitkisel ve hayvansal (midye ve benzeri kabuklu deniz ürünleri) besinlerde bulunur. En önemli çevre zehirlerindendir. 

Başlıca  kaynakları: endüstriyel atıklar, boya maddesi ve cila yapımı, plastik sanayi , metalurji, akümülatör ve pil üretimi, sanayi bölgelerindeki hava ve sigara dumanı

  • Alüminyum:

Başlıca  kaynakları: İçme suyu, gıda paketleme malzemeleri, pişirme araçları ve yapı malzemeleri 

sistemik biyokimyasal etkiler şunlar olabilir: Besinlerle alınan alüminyum, kemikler ve sinir sistemi üzerinde olumsuz etkiler yapar. Alzheimer hastalığı ve alüminyumun beyinde birikmesi arasında ilişki olduğu düşünülmektedir.

  • Bakır:  

Başlıca kaynakları: Bakır boru hatlardan aktarılan içme suyu, dental alaşımlar, bira hazırlama kazanı, lehim buharları,  bakır içeren gıdalar (ceviz, fındık gibi kuruyemişler, balık, istiridye, baklagiller, yeşil sebzeler),

sistemik biyokimyasal etkiler şunlar olabilir: Hücresel yapıların oksidatif hasarına, lenfosit ve makrofajların fonksiyon kaybına, allerjik sensitizasyonların indüksiyonuna yol açabilir

  • Cıva:

Başlıca kaynakları: Amalgam,diş dolgusubalık, deniz mahsulleri, tasarruf sağlayan ampuller, neon lambaları, kontakt lens temizleyicileri.

Cıvanın üç değişik formu vardır ve bu formlara bağlı olarak toksik etki gösterir. Metalik cıva, santral sinir sistemini etkiler. İnorganik cıva bileşikleri, böbreklerde hasar geliştirir. Organik cıva bileşikleri, nörolojik hasar yapar. Glutatyon peroksidaz inhibisyonu sonucu demir ve bakırın detoksifikasyonunda azalma, mitokondriyal işlev bozukluğu, oksidatif stres, bağırsak bakterileri ile metil cıvaya dönüşüm sonrasında kan-beyin bariyerine geçişi, allerjik sensitizasyonların ve otoimmünitenin indüksiyonu söz konusudur

  • Kurşun:

Başlıca kaynakları: Midyeler, toz, tütün dumanı, seramik tabak takımları, İçme suyu, orman mantarları, sakatatlar, hayvansal dışkıyla gübreleme, çöp yakımı, av mühimmatı,

biyokimyasal etkiler şunlar olabilir: Hemoglobin sentezinin bozulması, glutatyon peroksidaz inhibisyonuyla azalan detoksifikasyon, kalsiyumun kemiklerden uzaklaştırılması, kemiklerde ve dişlerde kurşun fosfatın oluşumu ve tortulaşması, demir ve çinko biyoyararlanımının azalması, antioksidanlara olan ihtiyacın artması, allerjik sensitizasyonların ve otoimmünitenin indüksiyonu

  • Krom:

Krom insülinin etkisini kuvvetlendirir ve normal glikoz toleransının sürdürülmesini sağlar. Başlıca krom kaynakları kepekli un, pekmez ve bira mayasıdır.

başlıca kaynakları: Çelik, deri, boya, fotoğraf ve kimyasal madde sanayii

             sistemik biyokimyasal etkiler şunlar olabilir: Gastrointestinal sistem bozuklukları, karaciğer inflamasyonu, akciğer kanseri, allerjik sensitizasyonun indüksiyonu

  • Molibden:

Başlıca  kaynakları: Dental alaşımlar (NEM), endoprotezler

             sistemik biyokimyasal etkiler şunlar olabilir: Oksidatif stres sonucu hücre hasarı, allerjik sensitizasyonların

  1. Arsenik:

 Başlıca kaynakları : İçme suyu, balık, diğer deniz ürünleri, deniz yosunları, çöp yakımı, meyvecilik, şarap, seramik, cam, boya, cila, emaye, vernik ve lastik sanayinde kullanılır.

             sistemik biyokimyasal etkiler şunlar olabilir: Arsenik, fosfora benzerliği nedeniyle oksidatif fosforilasyonu durdurarak ATP üretimini ve aktivitesini inhibe eder, DNA onarımını bloke eder.

            Kliniğimizde ağır metal tedavisine ilişkin bütüncül tıp yaklaşımları ve detoks uygulamaları ile gayet başarılı sonuçlar almaktayız. Bu süreçte başlıca yardımcımız tabi ki fitetorapi ve fitoşelatörler olmakta. Ayrıca kupa terapi ve ozon uygulamaları ile de tatmin edici cevaplar almaktayız.

Sağlıklı günler dilerim.

Devamını Oku...

Disbiyozis Nedir

Vücudumuzu paylaştığımız mikroorganizmaların oluşturduğu topluluğun tümüne mikrobiyota denir. Bakteriler ve diğer mikroorganizmalar genellikle hastalık yapıcı etkileriyle bilinmektedir. Fakat hepsi öyle değildir,  hastalık yapıcı etkisi olmayıp bizler için yararlı olan bakteriler de vardır.

Mikrobiyata deyince aklımıza genel olarak gastrointestinal sistem özellikle de kolon florası gelmektedir. Ancak gastrointestinal sistem dışında; deri, solunum sistemi ve  üriner sistemde de mikroorganizmalar bulunur. İnsan vücudunda 1  trilyon hücre varken , 1.3 trilyon kadar da mikroorganizma bulunur. Bağırsak mikrobiyatasındaki zenginlik ve çeşitliliğin azalması, yani yararlı bakterilerin azalıp zararlı bakterilerin artmasına disbiyozis denilir.

Bozulmuş bağırsak mikrobiyotası ile ilişkilendirilen hastalıklar:

  • Alerjik hastalıklar
  • Otizm, Depresyon, Anksiyete bozukluğu
  • Kolon kanseri
  • Alkolik olmayan karaciğer hastalığı
  • Romatoid artrit
  • İnflamatuar bağırsak hastalığı
  • Fonksiyonel bağırsak hastalıkları (irritabl bağırsak sendromu, infantil kolik)
  • Diyabet (tıp 1 ve tıp2) , obezite, metabolik sendrom
  • Hashimato troiditi
  • Psoriasis (sedef)
  • Rosea (gül hastalığı)
  • Diğer otoimmün hastalıklar…

Mikrobiyota sağlığını sağlamak için neler yapılmalı ?

  • Sebze ve meyvelerden zengin,
  • İşlenmiş ve hazır paketli besinlerin kısıtlandığı,
  • Orta düzeyde süt ve süt ürünlerinin tüketimini destekleyen (sütten fakir,yoğurttan zengin)
  • Bol zeytinyağı, tam tahıllar, baklagiller ve ceviz, fındık, badem gibi yağlı tohumları içeren,
  • Yağsız tavuk ve hindi eti ile haftada en az iki porsiyon balığın yer aldığı,
  • Kırmızı et tüketiminin haftada iki porsiyonu geçmediği Akdeniz Diyeti, en kolay ve geçerli beslenme tarzı olarak görülmektedir.

Bununla birlikte başka bir yazımızın konusunu oluşturan eliminasyon diyeti ve otoimmun hastalık diyeti de uygun endikasyona sahip olgularda gayet iyi sonuçlar vermektedir.

Yine aromaterapi de kullandığımız sabit yağlar ve uçucu yağlar ile de son derece yüz güldürücü neticelere ulaşmaktayız.

Rectal ozon uygulaması da barsak bikrobiyatasının regülasyonunda iyi bir alternatiftir.

Devamını Oku...

ÇOCUKLARDA BACH TERAPİ

Çiçeklerin hiç bir yan etkileri yoktur, çiçek kürleri belirli bir titreşime sahip saf mineral şifa özlerinden oluşan sıvı preparatlarda bulunur. Çocukların biz yetişkinlerden farklı olarak henüz blokajları ve yılların birikimlerini taşımadıkları için, Çiçek kürleri çok daha çabuk çalışırlar. Öfkeli çocuklar, mutsuz çocuklar, karanlıktan korkan ve tırnak yiyen çocuklarda duygu durumunu dengeler.Bach Çiçek sisteminin 38 çiçek özü, güven, huzur ve sevgi dolu çocuklar yaratabilmemizde oldukça destekleyici kürlerdir. Çiçek kürleri çocuklarımızın değişik ruh hallerinde oluşan dalgalanmaları, korkuları, çekingenlikleri, sosyal gelişimleri ve ruhsal dünyaları ile ilgilenen şefkatli bir anne gibidir.

Çocuklarda bizim gibi yılların biriktirdiği blokajlar ve biçimlendirmeler yoktur bu yüzden çiçek kürleri onlar üzerinde çok daha hızlı çalışır. İçlerinde direnç taşımayan, saf enerjide ki çocuklarımız, kişisel gelişimleri yanı sıra ruhsal, bedesel ve zihinsel değişimlerinde ki farklılıklarla birer çiçek olma özelliği taşırlar.

Bach çiçek ilaçları, bebeklere, çocuklara ve hayvanlara, duygudurum ve davranışlarını nazikçe ve güvenle değiştirme özelliği nedeniyle ve herhangi bir kimyasal madde içermediğinden hiçbir yan etkisi bulunmadığı için mükemmeldir. Bach Çiçek Telafileri çocuğu, geleneksel tıpta olduğu gibi fiziksel semptomları ile hedefleyerek değil, bütüncül bir şekilde etkiler. Çocuğun duygusal olarak daha iyi hissetmesine yardımcı olurlar

Devamını Oku...

OZON TEDAVİSİ İEL MS(MULTİPLE SKLEROZ) TEDAVİSİ

MS’te ortaya çıkan otoümmuniteye (öz bağışıklık bozukluğuna) bağlı oksidatif stres ve  inflamasyon bozukluğu  ortam ozon tedavisi ile düzeltilip normale döndürülebilmektedir. Ayrıca hiçbir yan etkisi olmayan ozon terapinin uygulandığı MS’li hastaların şikâyetlerinde belirgin düzelmeler saptanmıştır. Ozonterapi MS’li hastalarda şu amaçlar için kullanılmaktadır;

  • Vejetatif sinir sistemi bölümü üzerindeki trofik kontrolün restorasyonu Klasik tedavi modalitesinin etkinliğini arttırmak ve yan etkilerini azaltmak,
  • Kanın biyokimyasal parametrelerinin ve gaz kompozisyonunun normalizasyonu
  • İmmunmodülatör etki; İmmünitenin hücresel bağı üzerindeki baskının immün olarak düzeltilmesi,
  • . Nöronların intrasellüler metabolizmalarında genetik olarak saptanan ve sekonder olarak gelişen bozuklukların dengelenmesi
  • Miyelin’in biyolojik bir membran kılıfı olarak stabilizasyonu
Devamını Oku...

DİYABETTES MELLITUS (Şeker hastalığında) ozon tedavisi:

DİYABETTES MELLITUS (Şeker hastalığında) ozon tedavisi:

Şeker hastalığı tip 1 ve tip 2 diyabet olarak ikiye ayrılır. Tip 1 hem tip 2 diyabetin damar ve sinir komplikasyonlarının giderilmesinde ozon tedavisi çok etkilidir.   Kan şekeri yani glikoz, ozonun etkisiyle vücut doku ve hücrelerine kolaylıkla girebilmektedir. Bu da tip 2 şeker hastalarının en önemli sorunu olan kan şekeri düzeyinin düşmesine yol açmaktadır. Ozon tedavisi sayesinde şeker hastalarının tedavide gereksinmesi olan ilaç dozları düşmektedir. Diğer yandan diyabetin kronik komplikasyonlarının (yan etkilerinin) gelişmesi de engellenmektedir. Ozon terapi tüm otoimmün hastalıklarda olduğu gibi tip 1 diabette de iyi bir immün sistem modülatörüdür.

ŞEKER'İN YOL AÇTIĞI TAHRİBAT

 Şeker hastalığının  organlara ait küçük ve büyük damarlarda bozukluk yapması karakteristiktir. Kalp, beyin, Göz ve böbrek gibi organların damarlarının etkilenmesi çok ciddi sonuçlar yaratmaktadır. Şeker hastalığı sıklıkla kalp damarlarını etkiler. Gözün özellikle retina tabakasındaki damarların etkilenmesi hafif görme bulanıklığından körlüğe kadar gidebilen bozukluklara neden olmaktadır. Körlüğün en sık rastlanan nedenlerinden biri şeker hastalığına bağlı retina bozukluklarıdır. Şeker hastalarında, beyin damarlarının da etkilenmesi sonucu, beynin damarsal kökenli hastalıklarının (inme; yarı felç) ortaya çıkma sıklığı artmaktadır. Böbrek glomerülleri ve borucukları da şeker hastalığı sonucu bozulmaktadırlar. Bu ise zamanla ağır bir böbrek yetmezliği tablosuna yol açarak şeker hastalarının dialize girmelerine yol açmaktadır. Ayaklardaki damarların şeker hastalığına bağlı olarak tıkanması iyileşmeyen yara ve gangren gelişmesine neden olmaktadır.

OZON TERAPİ DİYABET HASTALARINDA HAYAT KALİTESİNİ ARTIRIR:

Ozon tedavisi uygulanan hastaların kan şekeri dikkatle izlenmelidir. Çünkü ozon tedavisi sonucunda kan şekeri düşebildiği için kan şeker düzeyine göre diyabet ilaçları tekrar düzenlenmelidir.Kan şekerinin düzene girmesinin yanında hastaların genel durumu da düzelir, iş gücünde artış olur ve uyku düzene girer. Antioksidan savunma gücünde de artış görülür. Hastaların enerjileri ve yaşam kalitesi belirgin şekilde artar. Şeker hastalığında ozon tedavisi sistemik ozon yada gereksinim varsa rectal ozon şeklinde yapılabilir. Uygulaması kolay son derece güvenli bir tedavi yöntemidir. Klinik tecrübemin yoğun olduğu bir tedavi yöntemi olan ozon terapiyi yıllardır diyabet hastalarımda uygulayıp, gayet yüz güldürücü sonuçlar almaktayım. Tabii burada mühim konu doğru hasta, doğru yöntem ve tecrübeli personel ve doğru ekipman kullanımı olmasıdır. Her zaman söylediğim gibi sağlık, sağlık profesyonellerin işidir.

Devamını Oku...

Antioksidanların zirvesi glutatyon nedir ? ne işe yarar?

 Vücudumuz  glutatyonun hammaddesi olan sistein, glisin ve glutamatı kullanarak kendi glutatyonunu kendi üretmektedir. Doğal üretilen miktar, eğer aşırı bir toksik yük, ağır metal yüklenmesi ve/veya serbest radikal saldırısı yoksa genelde yeterli.
Bedene glutatyon üretimini sağlayan C vitamini, alfa lipoik asit, E vitamini, silimarin, zerdeçal  çinko, selenyum, gibi “antioksidan” maddeleri almak , özellikle sistein zengini besinlerle (lahanagiller, soğan, sarımsak) beslenmek gerekmektedir.

  • Sağlıklı şartlarda vücudumuz kendi glutatyonunu kendi üretebilmektedir.
  • Taze sebze ve meyve tüketimi glutatyon üretimini hızlandırır
  • Yaş ilerledikçe bedenin kendi glutatyon üretimi düşmektedir.
  • Selenyum, C vitamini ve alfa lipoik asit takviyeleri glutatyon üretimini sağlar.
  • Toksik birikim ve serbest radikal yükü arttıkça aktif glutatyon gücümüz azalıyor.
  • Alkol ve sigara glutatyon üretimini azaltmaktadır.
  • Yemeklerden sonra üretimi artmaktadır.

Hangi besinler glutatyon üretimini sağlar ?


 Glutatyon üretimini sağlayan sebzeler :

Sarımsak,Kuşkonmaz,Avokado, Ispanak, Lahana,Pancar,soğan,Zerdeçal,Kakule, Kimyon, Karnabahar,Tarçın ,Ispanak,Maydanoz, Bamya, Havuç, Kavun, Greyfurt, Kabak, Domates, pırasa başlıca glutatyon kaynaklarıdır.

Vücudumuz glutayon üretmiyorsa, glutatyon takviyelerinin damar yolu ya da kas içine uygulamaları ile yapılmaktadır. Ayrıca lıpozomal glutatyon preparatlarının da biyoyararlarımı %92 ‘lere kadar ulaşabilmektedir.

Devamını Oku...

Glutatyon nedir ? Hangi besinlerde bulunur?

Antioksidanların zirvesi glutatyon nedir ? ne işe yarar?

 Vücudumuz  glutatyonun hammaddesi olan sistein, glisin ve glutamatı kullanarak kendi glutatyonunu kendi üretmektedir. Doğal üretilen miktar, eğer aşırı bir toksik yük, ağır metal yüklenmesi ve/veya serbest radikal saldırısı yoksa genelde yeterli.
Bedene glutatyon üretimini sağlayan C vitamini, alfa lipoik asit, E vitamini, silimarin, zerdeçal  çinko, selenyum, gibi “antioksidan” maddeleri almak , özellikle sistein zengini besinlerle (lahanagiller, soğan, sarımsak) beslenmek gerekmektedir.

  • Sağlıklı şartlarda vücudumuz kendi glutatyonunu kendi üretebilmektedir.
  • Taze sebze ve meyve tüketimi glutatyon üretimini hızlandırır
  • Yaş ilerledikçe bedenin kendi glutatyon üretimi düşmektedir.
  • Selenyum, C vitamini ve alfa lipoik asit takviyeleri glutatyon üretimini sağlar.
  • Toksik birikim ve serbest radikal yükü arttıkça aktif glutatyon gücümüz azalıyor.
  • Alkol ve sigara glutatyon üretimini azaltmaktadır.
  • Yemeklerden sonra üretimi artmaktadır.

Hangi besinler glutatyon üretimini sağlar ?


 Glutatyon üretimini sağlayan sebzeler :

Sarımsak,Kuşkonmaz,Avokado, Ispanak, Lahana,Pancar,soğan,Zerdeçal,Kakule, Kimyon, Karnabahar,Tarçın ,Ispanak,Maydanoz, Bamya, Havuç, Kavun, Greyfurt, Kabak, Domates, pırasa başlıca glutatyon kaynaklarıdır.

Vücudumuz glutayon üretmiyorsa, glutatyon takviyelerinin damar yolu ya da kas içine uygulamaları ile yapılmaktadır. Ayrıca dikkatli olarak uygulanan lıpozamol, glutatyon preparatlarının da biyoyararlarını %92 ‘lere kadar ulaşabilmektedir.

Devamını Oku...

Gut Hastalığı belirti ve tedavisi:

Gut Hastalığı nedir ?

 Ürik asidin vücutta birikmesi sonucu eklemlerde ağrıya ve şişkinliğe yol açan ani ve şiddetli bir eklem hastalığıdır. İçerisinde fazla miktarda protein barındırdığı için etin fazla tüketimi gut hastalığına neden olabilir. Gut hastalığının asıl sebebi kanda ürik asit oranının fazla olmasıdır. Ürik asidin vücuttan atımında sorunlar yaşanmasıyla ürik asit vücutta birikir ve gut hastalığı meydana gelir. Ya da bazı anormallikler sonucu ürik asit fazlaca üretilir yine aynı şekilde gut hastalığı görülür. Böbrekler yoluyla süzülüp idrarla dışarı atılan ürik asit dışarı atılamadığında kanda bulunan ürik asit dokuların ve eklemlerin arasına yerleşerek orada birikir ve bir süre sonra eklemlerde iltihaplanmaya sebep olur. Bu iltihaplanma sonucu ağrılar ve şişlikler oluşur.

Gut Hastalığı Belirtileri :

  • Eklemlerde hassasiyet
  • Ağrı oluşan yerde ısı artışı
  • Hareket kabiliyetindeki kısıtlılık
  • Ağrı
  • Ayağın üzerine basamama
  • Genellikle sabaha karşı ya da gece yarısı aniden hissedilen eklem ağrıları
  • Şişlik
  • Yanma
  • Kızarıklık
  • Ayak baş parmağında şiddetli ağrı

Gut Hastalığı :

  • Yeme alışkanlıklarının çok sağlıksız ve dengesiz olması
  • Süt ve süt ürünlerinin aşırı tüketilmesi
  • Deniz ürünlerinin fazla tüketimi
  • Aşırı miktarda protein içeren besinlerin tüketimi (kırmızı et, yumurta)
  • Glukoz-fruktoz içeren besinlerin aşırı tüketimi
  • Böbrek hastalıkları Gut Hastalığı Tedavisi
  • Tedavide öncelikle hastalığa sebep olan faktörler araştırılmalı,.
  • Beslenme yanlışları düzeltilmeli,
  • Güneşten yeterince faydalanılmalı ve  D vitamini eksikliği  varsa hekim kontrolünde takviye edilmelidir
  • Ürik asidi yükselten ilaçlar (hipotansiyon ilaçları, kemoterapi ilaçları)  kullanılıyorsa bunlar bir hekim kontrolünde yeniden düzenlenmelidir.  
  • Yeterli ve düzenli bir uyku vücudun hormonal dengesini olumlu olarak etkilemekte ve tedaviye katkı sağlamaktadır.
  • Kliniğimizde  intravenöz (damar içi) C vitamini tedavisini de anti-enflamatuvar etkisinden dolayı Gut hastalığı tedavisinin  başarılı sonuç alınmıştır.
  • Ozon terapi =sistemik ozon
  • Fitoterapi (bitkiler ve doğal ürünlerle tedavi) özellikle Zerdeçal, Zencefil,Akgünlük,Şeytan pençesi ve Isırgan ekstratlarıdır.
Devamını Oku...

Talasemi (Akdeniz anemisi):

Talesemi (Akdeniz anemisi)  genetik geçişli bir hastalıktır. Kalıtım yoluyla anneden veya babadan gelen genlerle çocuğa geçen bir çeşit kan hastalığıdır. Vücutta hemoglobin yapılmaması veya hemoglobinin yetersiz kalması durumunda hastalık, vücutta kendini gösterir.

Hastalığın belirtileri,  kansızlık, solgunluk, halsizlik, çabuk yorulma, gözlerde sarılık,  idrar renginde koyulaşma, dalakta büyüme, yüzdeki kemiklerde belirgin şekilde değişim ve gelişme geriliğidir.  

Ülkemizde en fazla talasemi majör türü görülüyor

Talasemi major (Akdeniz anemisi) ve talasemi minör (Akdeniz anemisi taşıyıcılığı) olarak iki gruba ayrılır.

Talasemi Majör,

 Akdeniz anemisinin en ağır şeklidir ve bütün belirtilerin görüldüğü bir hastalık tipidir. Çocuğun doğduğu günden itibaren hastalığın belirtileri gün geçtikçe artar. Genellikle bebek 3-4 aylık olduğunda başlayan, sürekli kan transfizyonu gerektiren ciddi bir hastalıktır. Bu kişiler yeterince hemoglobin üretemezler ve hastalıları ağır bir şekilde geçer.

Talasemi Minör :

            Kalıtımsal olarak anne ya da babadan geçen bir hastalıktır. Bu hastalık tipi talasemi majöre göre daha hafif seyreder ve bu hastalar normal yaşantılarında oldukça sağlıklıdır. Bu hastalardaki tek sorun kansızlıktır.

Talasemi hastalarının dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir?

  • Vücut direncini güçlendirmek için bol bol C vitamini almalıdır.
  • Kemik kaybı görülebileceğinden kalsiyum alımına özen gösterilmelidir. Örneğin; süt ürünleri çok iyi bir kalsiyum kaynağıdır.,
  • Beslenme düzenlerine dikkat etmesi gerekir. Et, balık gibi besinler düzenli miktarda tüketilmelidir.
  • Demir içeren ve kan seviyesini dengede tutacak besinler tüketmelidir.
  • Glutatyon kaynağı ve alfa lipoik asit içeren gıdalar veya takviyeler kullanmaları uygun olur.
  • Hafif – orta yoğunlukta egzersiz (yürüyüş, bisiklet ,yüzme)

Devamını Oku...