Yazar - Uzm.Dr. Mehmet Emin ERDEM

Safra Kesesi Taşı ve tedavisi :

  Safra taşlarının yüzde 75’inin kolesterol taşı olduğunu, pigment ve karışık yapıdaki taşların ise daha düşük oranda görülmektedir.

 Safra kesesi taşının dünya genelinde önemli bir sağlık sorunu haline gelmiştir.

Safra taşlarının orta yaşlı, beyaz tenli, kilolu ve çok doğum yapmış kadınlarda daha sık görülmektedir.

Safra taşı oluşum sebepleri :

  • Hızlı kilo vermek bazı insanlarda safra kesesi taşı oluşumuna yol açabilmektedir.
  • Alyuvarların parçalanmasıyla giden kan hastalıklarında, karaciğer sirozunda, şeker hastalarında ve safra yollarında doğumsal bir bozukluk olanlarda taş oluşma sıklığı artmıştır.
  • Irk, genetik faktörler, cinsiyet, yaş, şişmanlık, alkol kullanımı, kan yağları yüksekliği, ince bağırsak hastalıkları, diyet, kullanılan bazı ilaçlar (doğum kontrol hapları kullanımı gibi) safra kesesi taşı oluşumunda etkili olabilir.

Safra taşları bulunduğu ortamlarda iltihaplanmaların oluşmasını kolaylaştırır. Hem safra kesesi hem de safra yolu iltihabı ile birliktelikleri yüksek orandadır.

Safra taşları, safra kesesi ve safra yolları kanseri oluşmasında önemli faktörler arasında sayılır. Bazen taşlar safra kesesinde iltihaplanmaya yol açar. Bu dikkatle takip ve tedavisi gereken ciddi bir durumdur. Safra taşları safra yollarına düştüğünde safra kanalıyla pankreas kanalında da tıkanmaya yol açarak pankreas iltihabına sebep olabilir.

Tanı ve tedavi

Safra taşlarının tanısında altın standart batın ultrasonudur. Safra kesesi taşlarının teşhisinde kullanılan en etkin ve ekonomik görüntüleme yöntemi  abdomen( karın) ultrasonografisi yanında safra kesesinin çalışmasını ve safra yollarını inceleyen başka tetkiklerin yapılmasının da gerekmektedir.

Diğer bir yöndetem de Endoskopik olarak safra yollarının röntgen altında incelenmesiyle tanı konulabilmektedir

Safra kesesi taşı tedavisi :  

  • Öncelikle aşırı yağlı gıdalar, yumurta ve yumurtalı gidalar ve kızartmalar yasak.
  • Ursedeoksikolik asit
  • Visseral manuel terapi
  • Tüm bu yöntemler ile sonuç alınmazsa tedavi cerrahidir.
Devamını Oku...

Anti-aging ( yaşlanmayı geciktirmek)

Yaşlanma etkilerini geciktirmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırızdır. Bazı önlemler alarak ya da beslenmemize dikkat ederek ayrıca spor yaparak bu etkilerden kendimizi koruyabiliriz.,

Yaşlanma özellikle ciltte oluşan kırışıklıkların gecikmesinde etkili olan gıdaları tüketerek cildinizin uzun süre daha iyi ve genç görümünü sağlayabiliriz.

Yaşlanmanın gecikmesi için yapılması gerekenler;

  • Posalı gıdalar tüketmek; özellikle meyve ve sebze ağırlıklı beslenmek.
  • Alkol ve sigardan uzak durmak
  • Antioksidan içeren ve E ile C vitamini bol bulunduran besinleri tüketmek
  • Yağ ve şeker gibi vücudu yoran gıdalardan tüketmemek
  • İşlenmiş gıdaları tüketmemek
  • Hamur işi ve karbonhidratı azaltmak
  • Omega3 içeren balık, ceviz, keten tohumu gibi gıdalar düzenli tüketilmelidir.
  • Yağsız yoğurt, süt ve peynir gibi kalsiyum içeren gıdaların da tüketimi yaşlanmanın önüne geçebilen gıdalardandır.

Ayrıca bazı yiyecekler anti-aging ( yaşlılığa karşı yaşlanmayı engellemek)  etkisi yaparak cildin de yaşlanma etkilerinin gecikmesin de fayda sağlamaktadırlar.

Bu gıdalar ise;

  • Avokado -limon
  • Brokoli
  • Esmer pirinç
  • Mor üzüm
  • Zeytinyağı
  • Ananas
  • Ispanak
  • Kırmızıbiber
  • Kuru baklagiller
  • Kuru erik
  • Havuç
  • Sarımsak
  • Papaya
  • Brokoli
  • Domates
  • Yaban mersini
  • Baharatlar (özellikle sumak, kişniş ve zerdeçal)
  • Düzenli ve kilo başına 35 ml su tüketimi)
  • Cupping (Hacamat)
  • Sistemik ozon terapisi
  • Her gün kesintisiz 7 saat gece uykusu
Devamını Oku...

Karaciğer yağlanması: teşhis ve tedavisi

Diğer bir adıyla hepatik steatoz olan karaciğer yağlanması, karaciğer hücrelerinde çok fazla yağ depolanması ve birikmesi durumudur. hepatosit denilen karaciğer hücrelerinin %5’inden fazlasında trigliserid depolamasına da karaciğer yağlanması denir.

Karaciğerde çok fazla yağ bulunması, karaciğere zarar verebilecek ve yara dokusu oluşturabilecek şekilde karaciğer iltihabına neden olabilir. Karaciğer yağlanmasının iki türü vardır.

 Çok fazla alkol tüketen bir kişide karaciğer yağlanması geliştiğinde, alkole bağlı karaciğer yağlanması hastalığı (AFLD) olarak bilinir. Alkol kullanmayan ya da çok az alkol kullanan bireylerde gelişen karaciğer yağlanması ise alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması (NAFLD) olarak bilinir. 

Karaciğer Yağlanması Neden Olur?

Karaciğer yağlanması, vücut çok fazla yağ ürettiğinde veya ürettiği yağı yeterince etkili bir şekilde metabolize etmediğinde gelişir. Fazla yağ karaciğer hücrelerinde depolanır ve burada biriken yağ karaciğer hastalığına neden olur.

Alkol almayan veya çok az alkol alan bireylerde karaciğer yağlanması hastalığının nedeni olarak, obezite, kandaki yüksek kan şekeri, insülin direnci ve özellikle trigliseritler olmak üzere yüksek yağ ve kolesterol seviyelerinin rol oynadığı düşünülmektedir.

Bununla birlikte gebelik, hızlı kilo kaybı, Hepatit C, bazı enfeksiyon türleri, çeşitli ilaçların yan etkileri, belirli toksinlere maruz kalınması ve genetik faktörler sayılabilir.

Karaciğer Yağlanması Belirtileri Nelerdir?

karaciğer yağlanması belirtileri arasında karnın sağ üst tarafından şiddetli ağrı veya kişinin aşırı yorgunluk hissetmesiyle gelişen vakalar da mevcuttur. 

Karaciğer Yağlanması Nasıl Teşhis Edilir?

  • Sadece fiziki muayene ile karaciğer iltihaplanması teşhis edilemeyebilir. 
  • Tanıda altın standart karaciğer ultrasonudur.
  • (AST,ALT) testlerinde karaciğer enzimleri kontrol edilir ve buna göre doktorunuz bir tanı koyabilir.

Karaciğer Yağlanması Tedavisi

Günümüzde karaciğer yağlanması hastalığını tedavi etmek için herhangi bir kimyasal ilaç bulunmamaktadır. Ancak birçok vakada, yaşam tarzında yapılacak değişiklikler karaciğer yağlanmasını tersine çevirebilir. 

Karaciğer yağlanmasının türüne göre doktor tarafından alkol kullanımının sınırlanması, kilo vermek için adım atılması ve beslenme tarzında değişiklik yapılması önerilebilir. Aşırı kalori içermeyen, doymuş ve trans yağların düşük olduğu besin açısından zengin bir diyet ile beslenilmesi gereklidir. Haftanın en az dört günü, günde 30 dakika egzersiz yapılması tavsiye edilir.

Özellikle sistemik ve rektal ozon tedavisi ile son derece yüz güldürücü sonuçlar alınabilmektedir. Kimyasal ilaçların yokluğunda fitoterapi iyi bir alternatiftir.  İnsanlar üzerinde yapılan klinik çalışmalarda Meryem ana dikeni, enginar, zerdeçal ve şahtere bitkilerden elde edilen ekstrelerin bu hastalıklardaki yararları kanıtlanmıştır.

Diğer bir tamamlayıcı destek yöntemi uygun vakalarda sistemik ve/veya rectal ozon terapi uygulamalarıdır.

Cuppıng(Tıbbi hacamat) , hücreler ve hücreler arası alanın detoksifikasyonu ve lenfatik sistem üzerine olumlu etkileriyle tedaviye iyi bir yardımcıdır.

Devamını Oku...

Çok yemek yiyorum ama kilo alamıyorum neden ?

Kilo sorunu yalnızca fazla kilolardan kurtulmak olarak anlaşılmamalıdır. Kilo sorunu aslında ideal kiloda olmama problemidir.. Fazla kiloların yanı sıra eksik kilolar da insan bedeni için sorun teşkil etmektedir.

Dünya üzerinde pek çok insan fazla kilolarından kurtulmak isterken kimileri de kilo almaya çalışıp alamamaktadır.. Bu yöntem insan sağlığına büyük oranda zarar vermektedir.  

Zayıflık Sebepleri başlıca:

  • Sindirim sistemi problemleri
  • Hormonal hastalıklar
  • Bağırsak parazitleri
  • Emilim bozuklukları
  • Kanser
  • Tüberküloz
  • Kronik diyare
  • Düzensiz yemek yeme
  • Uzun açlık süresi
  • Kilo alma korkusu
  • Psikolojik bozukluklar
  • İştah kesilmesi
  • Yeme bozuklukları
  • Kullanılan bazı ilaçlar
  • Fazla fiziksel aktivite

. Kilo almayı isteyenlerin bir hekimin kontrolünde ve gerekli tahlillerin yapılarak bir tedavi protokolü ile yapılmalıdır. Kişide  herhangi bir hastalık olmaması halinde kontrollü ve takipli kilo alma süreci başlatılmaktadır.

Kilo almak için yapılması gerekenler :

  • Kahvaltı özellikle yapılmalıdır.
  • Erken saatte yemek yenmesi kilo almayı kolaylaştırır
  • Düzenli  öğünlere uyulmalı
  • Kas dokusunu artırılmalı
  • Protein ve karbonhidrat ağırlıklı beslenilmeli
  • Ara öğünlerde kalorisi yüksek besinlerin tüketilmeli
  • Sıvıların yemek sonrasında içilmeli
  • Baharatlı ve acılı yemekler tüketilmeli
  • Tatlı ve iştahı köreltmeyecek gıdalar yenmeli
  • Fitoterapi : Çemen otu, Zencefil ekstratları ve diğerleri
  • homeopati

Devamını Oku...

Alfa lipoik asit :

Alfa Lipoik Asit Nedir?

alfa lipoik asit veya tioktik asit olarak bilinen lipoik asit , oktanoik asitten türetilen bir bileşiktir. Alfa lipoik asit veya ALA, vücutta kendiliğinden oluşan bir bileşiktir. Enerji üretimi gibi hücresel düzeyde işlevlerde görev almaktadır. İnsan vücudu gereksinim duyulan tüm ALA'yı üretebilir. Buna rağmen yeterli miktarda vücutta olmadığı durumlarda  dışarıdan yiyeceklerle de alımı sağlanmaktadır.

next

Alfa Lipoik Asit Faydaları?

Hayvanlarda ve insanlarda kan şekeri seviyelerini düşürdüğü, diyabete yardımcı olduğu etki sayesinde popüler hale gelmiştir. Yapılan çalışmalarında kan şekeri seviyelerini normal düzeylere düştüğü gösterilmiştir.

Alfa Lipoik Asit İçeren Besinler Nelerdir?

  • Pirinç kepeği
  • Kırmızı etler
  • Brokoli
  • Ispanak
  • Karaciğer, kalp, böbrek vb. gibi organ etleri
  • Patates
  • Domates
  • Brüksel lahanası
  • Yeşil bezelye

Alfa lipoik asit ve anti aging

Alfa lipoik asit oksijen tüketimini arttırır ve alfa lipoik asit tüketiminin yaşlı deneklerde oksijen tüketimini daha iyi arttırmasında yardımcı olmaktadır. klinik I.V , alfa lıpoık asit uygulamaları ile özellikle anti aging ve nöropatilerde harika sonuçlar almaktayız.

Alfa lipoik asitin diğer özellikler

  • Alfa lıpoik asit cildinizi güzelleştir.
  • ALA ayrıca yaşlılıkta görülen bunama (demans) bulgularını azaltır ve ilerleyişi yavaşlatır.
  • Oksidatif stresi önler. Çok güçlü bir antioksidan olması  ve tüm yaşlanma sürecini geciktirmektedir.
  • HbA1c düzeyini azaltmaya yardım eder.  ALA’nın kan şekeri düzenlenmesine yardım etmekte ve diyabete bağlı sinir harslarında düzenleyici rol oynamaktadır.

Devamını Oku...

Ozon tedavisinin kalp damar hastalıklarında önemi :

OZON TEDAVİSİNİN KALP DAMAR HASTALIKLARINDA ÖNEMİ :

     Ozon kanda antioksidan etki, antienflamatuar etki, kanın sulanması ve oksijen taşıma gücünün artması sağlamak için uygulanmaktadır.  Ozonun kırmızı kan hücrelerine (eritrositlere) olan etkisiyle onları daha esnek hale getirmekte ve bir yandan yüksek oksijenlenme diğer yandan dolaşımın rahatlamasını  sağlayarak kanın arzu edilen bölgelere ulaşmasını sağlamaktadır. Kan hücrelerinin oksijenle olan bağının gevşetilmesi oksijenin gereksinme olan dokulara geçişini kolaylaştırmaktadır”

Bacaklardaki atar damarların kısmi tıkanıklarının da ozon eritrositlerin esnekliğini ve dayanıklılığını arttırmaktadır. Bu da oksijenin kılcal damarlar aracılığı ile dokulara ulaşabilmesini sağlamaktadır.

hücre zarlarının yapısal ve fonksiyonel sorunlarının giderilmesi, oksidatif serbest radikallerin işlevleri ve endojen antioksidan sentezi artmaktadır.

Hipertansiyon hastalıklarında ozon mevcut ilaç tedavisine destekleyici olarak  verilmektedir. Lipidler ve kanın oksijenlenmesi üzerine olan ozonun etkileri ile tansiyonu normal sınırlarda tutabilmek için gereken ilaç dozu azalmakta ve hastalar kendilerini çok daha iyi hissetmektedir.

 İskemik Kalp Hastalıkları , geçirilmiş myokard enfarktüsü ozon terapi ile büyük yarar sağlamaktadır. 

aritmi, taşikardi gibi kalp ritm sorunu olan hastalarda ozon lipid düşürücü etkisi yanında elektrolitlerin dengelenmesini sağlamaktadır .

   Çevresel damarların fonksiyonlarını optimize etmesiyle ince damarların işlevleri düzelirken yeni damar oluşumları da sağlanmaktadır. doku beslenmesi bozukluğu nedeniyle amputasyon denilen iyileşmeyen hasta uzuvların kesilmesi gerekliliği kalkmaktadır.

Devamını Oku...

Hashimato Tiroidi Nedir

Tiroidit ve Hashimoto tiroiditi nedir? 

‘Tiroidit’ terimi, tiroid bezinin inflamasyonu yani iltihabı anlamına gelmektedir. Tiroiditin birçok olası nedeni vardır. Kronik lenfositik tiroidit olarak da bilinen Hashimoto tiroiditi, hipotiroidizmin genel olarak en yaygın nedenidir. Tiroid bezine karşı gelişen antikorların kronik iltihaba neden olduğu otoimmün bir bozukluktur. Otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin, vücudun kendi dokusunu yabancı gibi algılayıp, saldırıya geçtiği bozukluklardır. Hashimoto tiroiditinde bu antikorların neden oluştuğu kesin olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte ailevi özelliği çok belirgindir. Bu durum, zaman içinde, tiroid bezinin hormon üretme yeteneğini bozmaktadır. Bu gittikçe azalan tiroid fonksiyonu, hipotiroidizm yani vücutta tiroid hormonu yetersizliği durumu ile sonuçlanmaktadır. Hashimoto tiroiditi, sıklıkla orta yaşlı kadınlarda görülmekle birlikte, herhangi bir yaşta ve erkekler ve çocuklarda da ortaya çıkabilmektedir. 

Haşimato hastalığı, tiroid bezinde gerçekleşen otoimmün bir hastalıktır. Otoimmün rahatsızlıklarda vücudunuz kendi hücrelerini yabancılayarak, dokulara karşı bir savaş oluşturur. Haşimato rahatsızlığında ise bu savaş tiroid bezinde gerçekleşir. Tiroid bezini yok etmek için çok fazla antikor üretilir. Bu antikorlar testlerde de çıkan: TPO antikoru ve anti-troglobulin antikorlarıdır.  Bu hücreler temelde tiroid hücrelerini yok etmeye çalışırlar. Tahrip olan tiroid hücreleri sonucunda, tiroid bezi küçülmeye başlar. Hormon üretimine yetecek bez kalmadığında da tiroit hormon yetersizliği oluşur.

Haşimato tiroid başlarında, kanda T3 ve T4 hormonları daha normale yakınken, hastalığın seyrinde bu hormanlar düşmeye dolayısıyla TSH hormonu da yükselmeye başlar. ( TSH’ın normalden çok salgılanmış olması vücutta üretimde sorun olduğunu, bu yüzden daha fazla salgı yapmaya çalıştığını gösterir. ) T3 ve T4 hormonlarının düşmesi ile metabolizma yavaşlar ve kilo alımı başlar. Kişide genellikle halsizlik, bitkinlik, sürekli uyku hali, el-ayak ve özellikle yüzde şişme, cinsel isteksizlik ciltte ve saç derisinde kuruma, matlaşma, seste değişiklik, kabızlık, işe odaklanmada zorlanma, sık unutkanlık, ciltte soluk bir renk, adet düzensizlikleri ve depresyon görülmektedir.

Hashimoto tiroiditinin belirtileri nelerdir?

Tablo, yıllar içinde çok yavaş ilerlediği için, Hashimoto tiroiditinde hastaların erken dönemde hiçbir şikayeti olmayabilir. Tiroid peroksidaz (TPO), tiroid hormonlarının üretiminde rol oynayan bir enzimdir. Zamanla tiroidit, yavaş gelişen kronik hücre hasarına neden olur ve guatr yani tiroid büyümesi ve tiroid yetersizliği ortaya çıkar. Hastalarda hipotiroidi belirtileri gelişmeye başlar. Hipotiroidi belirtileri arasında halsizlik, kilo artışı, bulunmaktadır. 

Hashimoto tiroiditine özgü belirti ve bulgular yoktur; ilk başta fark edilmeyebilmektedir. Bazen, boynun ön kısmında hafif bir şişlik dikkati çekebilir. Bu hastalık tipik olarak yıllar içinde yavaşça ilerler. Kronik tiroid hasarına yol açarak, kanda tiroid hormonu düzeylerinin düşmesine neden olur. Belirti ve bulgular temel olarak, tiroid bezinden hormon üretimi yetersizliğine (hipotiroidizm) bağlıdır. Belirtileri arasında; halsizlik, rehavet, soğuğa tahammülsüzlük, barsak tembelliği, soluk ve kuru cilt, yüzde şişkinlik, tırnak kırılganlığı, saç dökülmesi, dilde büyüme, açıklanamayan kilo artışı, adalede ağrı, hassasiyet, sertleşme, eklem ağrısı ve sertleşme, adale güçsüzlüğü, aşırı ve uzamış adet kanamaları veya başka şekilde adet düzensizliği, depresyon, hafıza sorunları, egzersiz toleransında azalma bulunmaktadır.

Hashimoto tiroiditinin nedenleri :

Hashimoto tiroiditi, bağışıklık sisteminin tiroid bezine hasar veren antikorlar geliştirdiği otoimmün bir hastalıktır. Bu süreci neyin tetiklediği halen kesin olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmalar, bir virüs ya da bakterinin bu yanıtı tetikleyebileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, muhtemelen genetik kusurlar da rol oynamaktadır. Kalıtım, cinsiyet, yaş gibi birtakım faktörlerin bir araya gelmesi, bu hastalığın gelişme olasılığını belirleyebilmektedir. 

Hashimoto tiroiditinin risk faktörleri :

Hashimoto tiroiditi gelişimini tetikleyen risk faktörleri şu şekilde sıralanabilir:  

  • Radyasyon maruziyeti: Aşırı düzeyde çevresel radyasyona maruziyet, Hashimato tiroiditi gelişimi riskini arttırır.
  • Yaş:  Her yaşta görülmekle birlikte orta yaşta daha sıktır.
  • Başka otoimmün hastalık: Romatoid artrit, tip 1 diyabet ya da lupus gibi başka bir otoimmün hastalık bulunması, Hashimato tiroiditi riskini arttırır. 
  • Cinsiyet: Hashimato tiroiditi kadınlarda daha sık görülmektedir.
  • Genetik: Aile üyelerinde tiroid ya da başka otoimmün hastalık bulunanlarda, Hashimato tiroiditi gelişme olasılığı daha fazladır. 

Hashimoto tiroiditinin komplikasyonları:

  • Doğum defektleri: Hashimoto tiroiditine bağlı tedavi edilmemiş hipotiroidizmli kadınların doğurduğu bebeklerin doğum defektli olma riski, sağlıklı anne bebeklerinden daha fazladır. Bu çocuklarda entelektüel ve gelişimsel sorunlara eğilimin daha fazla olduğu düşünülmektedir. Hipotiroid gebeliklerle, bebekte kalp, beyin ve böbrek sorunları arasında da bir ilişki vardır. Gebelik planlandığında ya da gebeliğin erken döneminde, tiroid hormon düzeylerinin kontrolü önerilmektedir.
  • Kalp sorunları: Hipotiroidizm, LDL-(kötü) kolesterol düzeylerini arttırarak kalp-damar hastalığı riskini arttırabilir. Ayrıca, kalp büyümesi ve kalp yetmezliğine yol açabilir. 
  • Ruh sağlığı sorunları: Hashimato tiroiditinde erken dönemde depresyon gelişebilir ve zaman içinde ciddileşebilir. Zihinsel fonksiyonlarda yavaşlamaya yol açabilir. Her iki cinsiyette cinsel istekte azalmaya neden olabilir. 
  • Guatr: Tiroid bezinin hormon salgılama için sürekli TSH tarafından uyarılması, bezi büyütebilmektedir. Hipotiroidizm, guatrın en yaygın nedenlerinden biridir. Genellikle rahatsız edici olmamakla birlikte, büyük guatr görüntüyü etkileyebilir ve yutkunma ya da nefes alma güçlüğü yaratabilir. 
  • Miksödem: Tedavisiz kalmış Hashimoto tiroiditinin neden olduğu uzun süreli hipotiroidizme bağlı gelişebilen nadir, yaşamı tehdit eden bir durumdur. Uyuklama, sersemlik hali, bilinç kaybı ile karakterizedir. Miksödem koması, soğuğa maruziyet, sedatif kulanımı, enfeksiyon ve başka streslerle tetiklenebilir. Acil medikal tedavi gerektiren bir durumdur. 
  • Haşimato hastaları için beslenme önerileri ve tedavi ilkeleri (hormon replasman tedavisine ek doğal tıp uygulamaları) 
  • *Yeterli su tüketimi sağlanmalı.
  • Bu grupta ödem problemi çok görüldüğünden, günde 2-3 litre su tüketimi önerilmektedir.
  • *Yeterli Selenyum tüketimi
  • Selenyum minerali, oluşan antikorlar ile savaşabileceğinden, antikor sayısını azaltmakta ve tiroit fonksiyonlarına destek sağlamaktadır. Selenyum: yumurta, ton balığı, sardalye, yer fıstığı, soya fasulyesi, badem, ay çekirdeği ve tavuk-hindi eti, kırmızı ette bulunmaktadır.
  • *İyotsuz tuz tercih etmeli
  • İyot fazlalığının, otoimmün hastalıklarda hastalık seyrini kötü yönde etkileyebileceğine dair çalışmalar vardır. Yeterli iyot alımından emin olunduktan sonra 5 gram/günlük tuz miktarını aşmadan, genel bir diyet düzeni içerisinde iyotsuz tuz tüketimi öngörülür. Koruyucu beslenme tedavisinde, yeterli iyot alımının da önemli olduğu atlanılmamalıdır.
  •   
  • *Yeterli Omega-3 alınmalı
  • Omega-3 yağ asitleri bu hastalıkta oldukça önemlidir. Bu sebeple haftada 2 gün balık tüketimine yer verilmeli, yiyeceklerle alınamadığı takdirde takviye olarak kullanılmalıdır.
  • Diyet: Gluten direk haşimatoya sebep olmaz, lakin bazı bireylerde otoimmün reaksiyonlara sebep olabildiği gözlemlenmiştir. Gluten buğdaydan elde edilen bütün ürünlerin içinde bulunmaktadır. Buğday ve buğday unundan üretilmiş her şey, arpa, hamur işleri pizza, makarna, ekmek gibi ürünlerde vardır. Glutensiz un kullanılarak bu yiyecekler yapılıp tüketilebilmektedir.
  • Ozon terapi: Ozon terapi ,anti inflamatuvar, antioksidan bir oto regulasyon tedavisdir. Otoimmun hastalıklarda etkinliğini kanıtlamıştır. 
  • Fitoterapi: (Bitkiler ve doğal ürünlerle tedavi )
  • Cuppıng (tıbbi kupa terapisi)
  • Alkali kürler
Devamını Oku...

Tip 1 Diyabet’te yalnız değilsiniz! Umudunuzu kaybetmeyin!

Tip 1 Diyabet'te tedavi mümkün mü? Tip 1 diyabette alternatif tıp çare olabilir mi? Tip 1 Diyabet'te bitkisel ürünlerin etkisi var mı? bu ve bunun gibi sorular ile çok sıkça karşılaşmaktayım. Yaklaşık 32 yıllık hekimim. Bu süre zarfında binlerce Tip 1 ve Tip 2 diyabet hastası ile yakından ilgilendim, tedavi ettim. Kendi kliniğimde edindiğim bu eşsiz tecrübe ile insanlara yardımcı olmaya çalışıyorum.

Yukarıdaki soruların cevabını vermeden önce Tip 1 diyabet nedir onu sizlere anlatmak istiyorum.

Tip 1 diyabet vücudumuzdaki pankreasın otoimmün olaylar sonucunda hasar görerek insülin üretemez hale gelmesi ile ortaya çıkan bir durumdur. Tip 1 diyabet hastalarında mutlak insülin eksikliği vardır.  Bu hastalar insülin kullanmadıkları takdirde yaşamlarını idame edemezler.

Tip 2 diyabet ise toplumda daha çok görülmekte ve hastaların yaklaşık %90’ının oluşturmaktadır. Tip 2 diyabet daha çok genetik faktörlerin hazırladığı insülin direncinin hastaların çok büyük bir kısmında yer aldığı ama bunun yanı sıra insülin salgılama bozukluğunun da iştirak ettiği bir diyabet formudur.

Tip 1 diyabetlilerin %90'ında iyi tedavi edilmezse öncelikle göz ve böbrek, sonrasında kalp ve damar komplikasyonları gelişebilir. Bu hasarlar geri dönüşümsüz kalıcı hasarlar olabilir.

Tip 1 diyabet genellikle 30 yaşından önce başlar, okul öncesi (6 yaş civarı), ergenlik (13 yaş civarı) ve son olarak da 20 yaş civarında görülme sıklığı pik(zirve) yapar.

Modern tıpta; Tip1 diyabet tedavisi insülin enjeksiyonları (tıbbı enjektörler ,kalem ve/veya pompa)dan ibarettir ve tedavisi ömür boyu sürecektir. Kesin bir tedavisi yoktur denilmektedir.

Ama gerçek öyle mi acaba?

Tıbbın kurucusu büyük hekim Hipokrat "Bağırsaklar hastaysa, vücudun geri kalanı da hastadır" demiş. Bu cümle, çok önemli bi gerçeği barındırmaktadır. Bağırsaklarımızda, milyarlarca bakteri ile birlikte yaşıyoruz. Bu mikrop ordusuna mikrobiom veya mikrobiota denir. Bunların çok büyük bir kısmı, yaşamımız için çok önemli fonksiyonları yerine getirmemize yardımcı olurlar. Bunlara PROBİYOTİKLER diyoruz.

Bağırsağın işlevleri arasında iki görev ön plana çıkar:

1-        Bağışıklık sisteminin düzenlenmesi ,

2-        Vücudumuza toksinlerin girişinin engellenmesi,

Bağırsak mukozası boyunca yerleşmiş olan mikrop ordusu vücudumuzun gümrük sistemini oluştururlar. Bu koruyucu tabakanın bozulması bir tür vücudumuzun gümrük sisteminin kontrolü kaybettiği anlamına gelir. Bağırsak duvarındaki ufak aralardan giren kontrolsüz parçacıklar ki bunlar sindirilmemiş proteinler, gluten, lektin, bakteriler, virüsler parazitler ve toksinler olabilir. Bu durumda bağışıklık sistemi alarma geçer ve bu zararlıları yok etmeye çalışır.

Bağırsaklardan geçiş veya sızma durdurulursa temizlik tamamlanır ve sorun olmaz. Ama bağırsak duvarında sızdıran bölgenin tamiratı olmaz ve biraz önce saydığımız partiküllerin geçişi devam ederse bağışıklık sistemi gereğinden fazla hızlı çalışır ve hatta kendini korumak için başlatılan bu girişimler kendi vücut hücrelerine bile zarar vermeye başlar ve işte tam da bu aşamada hastalıklar da görülmeye başlar.

Kafası karışan bağışıklık sistemi kendi hücre, doku veya organlarına kontrolsüzce saldırıya geçer. Bu şekilde ortaya çıkan hastalıklarda OTOİMMÜN HASTALIKLAR denir.

Otoimmün hastalıklarda temelde genetik yatkınlık olsa da görüldüğü gibi bağırsak mikrobiyotasında dengesizlik ve "GEÇİRGEN-SIZDIRAN BAĞIRSAK SENDROMU"nun oluşumu hastalığın tetiklenmesi ve ağır geçirilmesinde ana sebeptir. Tip1 diabette otoimmün hastalıktır.

Yaklaşık 32 yıldır doktor olarak görev yapmaktayım. Bu süre zarfında binlerce Tip 1 ve Tip 2 diyabet hastası tedavi ettim. Şu anda da kendi kliniğimde yıllar içerisinde edindiğim bu eşsiz tecrübe ile insanlara yardımcı olmaya çalışıyorum. Elbette Tip 1 diyabette insülin, diyet tarzı uygulamaları öneriyor ve hastalarıma titizlikle anlatıyorum. Ama esas sorun gördüğünüz gibi bağırsaklarda toksin yükünü azaltıp, sızdıran bağırsağın engellenmesi, bağırsak mikrobiyomunun nitelik ve niceliğinin restorasyonu ve pankreasın vucüdun düşmanı olmadığı konusunda bağışıklık sisteminin ikna edilmesidir.

İşte biz burada hastalarımızda, bu sorunları çözmeye çalışıyoruz ve genelde de başarılı oluyor, olumlu sonuçlar alıyoruz. 

Bizim hedefimiz insülin kullanımına son vermek veya çok azaltmak oluyor. Elbette sivrisinekleri öldürmek önemlidir. Ama esas gerekli olan bataklığın kurutulmasıdır. Benim de otoimmün hastalıklar da yapmaya çalıştığım budur. Tabi bir günde gelmeyen bir sağlık sorununun, bir günde gitmesini beklemekte hayalcilik olur.

Ama doğru bilgi, disiplin ve umut başarıyı getirir. Umudunuzu hiçbir zaman kaybetmeyin. Yalnız olmadığınızı da unutmayın.

Unutmayın YAŞAMIN OLDUĞU YERDE UMUT VARDIR...

Sağlık ve mutlulukla dolu güzel günlerde buluşmak dileğiyle...

Devamını Oku...

D Vitamini Neden Önemli ?

D vitamini, güneş ışınları ile doğrudan deri tarafından sentezlendigi için "güneş ışığı vitamini " olarak da bilinir ve bağışıklık sisteminin doğru çalışması için çok önemlidir.

Her birimizin derisi gün içinde, günün hangi saatinde ve güneşte ne kadar kaldığımıza bağlı olmak üzere farklı miktarlarda D vitamini üretir.

Bu vitamin, aslında yağda eriyen bir hormondur.Kapalı mekânlarda süren yaşam tarzı, aşırı güneş kremi kullanımı, yoğun hava kirliliği, güneşsiz mevsimler bu vitaminin eksikliğini artırır .

Oysa ki içinden geçtiğimiz şu pandemi sürecinde bağışıklık sistemimizi güçlendirmek o kadar önemli ki...O nedenle benim önerim, D vitamininin damla veya ilaç formunu kahvaltıda zeytinyağı ile birlikte tüketmenizdir .

Ayrıca enjektabl formları da mevcuttur.Bu konuda tıbbi yardımı hekiminizden alabilirsiniz .

Özellikle öğle güneşinin dik açıyla geldiği öğle saatlerindeki UVB ışınları D vitamini sentezinde çok etkindir.

Tabiki yüzümüzü korumak şartıyla ..Ayrıca süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, balık, yumurta ve cevizde az da olsa D vitamini mevcuttur. Sağlıklı günler dilerim.

Devamını Oku...

İnsulin Direnci Alzhemier Hastalığı Sebebi


Son yılların popüler konusu insülin direnci önemli bir halk sağlığı sorunu aslında...Çünkü toplumun neredeyse üçte biri bu sorundan muzdarip...
Insulin, pankreastan salgılanan, kan şekerini hücre içine sokan ve bu suretle kan glukoz dengesini ayarlayan bir hormondur. Insulinin bu yöndeki etkilerine kas, karaciger ve yağ dokusunun duyarlılığının azalmasına ise "insülin direnci" denir.

Insulin direnci cok yaygın bir sorun..Uzun süredir diyabet, hipertansiyon ve metabolik sendromdaki rolü biliniyordu. Oysa , en sık görülen iki önemli nörodejeneratif sağlık sorunu olan Alzheimer Hastalığı ve Parkinson Hastalığında da rolü olduğu son klinik çalışmalar ile gösterildi. Parkinson Hastalığına sonra değineceğim.

Gelelim Alzheimer-Insulin direnci ilişkisine:
Insulin hormonu görevini yaptiktan sonra ortamdan kaldırılması gerekir. Bu işlem, "Insulin Degrading Enzym" isimli bir enzim tarafından yapılır. Bu enzim, aynı zamanda "beta-amiloid "adı verilen toksik proteinin de parçalanmasını sağlar. Beta amiloid, beyinde birikerek Alzheimer Hastalığınin oluşmasını sağlamaktadır ve bu hastalığın temel mekanizmasını oluşturmaktadır.

İnsülin direnci veya daha ilerisinde diyabet geliştiğinde bu enzim fazla salgılanmak zorunda kalır, ama yine de beta amiloidi yeterince parcalayamaz ve bu toksik madde beyinde birikir.Bu nedenle, maalesef, insulin direnci ve diyabet hastalığında Alzheimer hastalığı olma olasılığı çok artar.

Sağlıklı günler dilerim😊

Devamını Oku...