Blog

neden kabız oluyoruz

Neden Kabız oluyoruz ?

Kabızlık, sert kıvamda dışkılama veya haftada 3 defadan az dışkılama olarak tanımlanmaktadır.

Oysa ideali günde en az 1 kez dışkılama olmasıdır .Çünkü günümüz toksin çağıdır. Sürekli toksin maruziyeti kolay hastalanma, kronik yorgunluk ve çabuk yaşlanma nedenidir. Halbuki düzenli dışkılama en etkili detoks araçlarımızdan biridir.

Ayrıca östrojen hormonunun bağırsaklardan atılan bir döngüsü vardır ki kabızlık durumunda bu döngü bozulur ve artmış östrojen hormonu maruziyeti gelişir ve hatta vücuda yeniden östrojen emilimi olur. Bu durum ileride östrojen bağımlı kanserleri tetikleyebilir. Yine kabızlık ,artmış safra tuzları maruziyeti ve dolayısıyla kronik inflamasyon nedenidir. Malum, kronik inflamasyon ve oksidatif stres günümüz kronik hastalıklarının en önemli sebebidir.

Görüldüğü üzere konu mühim... Tıbbın kurucusu büyük hekim Hipokrat ," Bütün hastalıklar bağırsakta başlar . Bağırsaklar hasta ise vücudun geri kalanı da hastadır" diyerek bu gerçeği taa binlerce yıl önce işaret etmiştir. Tedavi, altta yatan nedene göre düzenlenmelidir. Bu konu da yakında "mehmeteminerdem.com "ve YouTube kanalımda paylaşımlarım olacak inşallah.

Sağlıklı günler dilerim.☺️

#kabizolma #kabiz #dahiliye #ichastaliklari #dahiliyesamsun#sagliklibeslenme

Devamını Oku...

Hashimato Tiroidi Nedir

Tiroidit ve Hashimoto tiroiditi nedir? 

‘Tiroidit’ terimi, tiroid bezinin inflamasyonu yani iltihabı anlamına gelmektedir. Tiroiditin birçok olası nedeni vardır. Kronik lenfositik tiroidit olarak da bilinen Hashimoto tiroiditi, hipotiroidizmin genel olarak en yaygın nedenidir. Tiroid bezine karşı gelişen antikorların kronik iltihaba neden olduğu otoimmün bir bozukluktur. Otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin, vücudun kendi dokusunu yabancı gibi algılayıp, saldırıya geçtiği bozukluklardır. Hashimoto tiroiditinde bu antikorların neden oluştuğu kesin olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte ailevi özelliği çok belirgindir. Bu durum, zaman içinde, tiroid bezinin hormon üretme yeteneğini bozmaktadır. Bu gittikçe azalan tiroid fonksiyonu, hipotiroidizm yani vücutta tiroid hormonu yetersizliği durumu ile sonuçlanmaktadır. Hashimoto tiroiditi, sıklıkla orta yaşlı kadınlarda görülmekle birlikte, herhangi bir yaşta ve erkekler ve çocuklarda da ortaya çıkabilmektedir. 

Haşimato hastalığı, tiroid bezinde gerçekleşen otoimmün bir hastalıktır. Otoimmün rahatsızlıklarda vücudunuz kendi hücrelerini yabancılayarak, dokulara karşı bir savaş oluşturur. Haşimato rahatsızlığında ise bu savaş tiroid bezinde gerçekleşir. Tiroid bezini yok etmek için çok fazla antikor üretilir. Bu antikorlar testlerde de çıkan: TPO antikoru ve anti-troglobulin antikorlarıdır.  Bu hücreler temelde tiroid hücrelerini yok etmeye çalışırlar. Tahrip olan tiroid hücreleri sonucunda, tiroid bezi küçülmeye başlar. Hormon üretimine yetecek bez kalmadığında da tiroit hormon yetersizliği oluşur.

Haşimato tiroid başlarında, kanda T3 ve T4 hormonları daha normale yakınken, hastalığın seyrinde bu hormanlar düşmeye dolayısıyla TSH hormonu da yükselmeye başlar. ( TSH’ın normalden çok salgılanmış olması vücutta üretimde sorun olduğunu, bu yüzden daha fazla salgı yapmaya çalıştığını gösterir. ) T3 ve T4 hormonlarının düşmesi ile metabolizma yavaşlar ve kilo alımı başlar. Kişide genellikle halsizlik, bitkinlik, sürekli uyku hali, el-ayak ve özellikle yüzde şişme, cinsel isteksizlik ciltte ve saç derisinde kuruma, matlaşma, seste değişiklik, kabızlık, işe odaklanmada zorlanma, sık unutkanlık, ciltte soluk bir renk, adet düzensizlikleri ve depresyon görülmektedir.

Hashimoto tiroiditinin belirtileri nelerdir?

Tablo, yıllar içinde çok yavaş ilerlediği için, Hashimoto tiroiditinde hastaların erken dönemde hiçbir şikayeti olmayabilir. Tiroid peroksidaz (TPO), tiroid hormonlarının üretiminde rol oynayan bir enzimdir. Zamanla tiroidit, yavaş gelişen kronik hücre hasarına neden olur ve guatr yani tiroid büyümesi ve tiroid yetersizliği ortaya çıkar. Hastalarda hipotiroidi belirtileri gelişmeye başlar. Hipotiroidi belirtileri arasında halsizlik, kilo artışı, bulunmaktadır. 

Hashimoto tiroiditine özgü belirti ve bulgular yoktur; ilk başta fark edilmeyebilmektedir. Bazen, boynun ön kısmında hafif bir şişlik dikkati çekebilir. Bu hastalık tipik olarak yıllar içinde yavaşça ilerler. Kronik tiroid hasarına yol açarak, kanda tiroid hormonu düzeylerinin düşmesine neden olur. Belirti ve bulgular temel olarak, tiroid bezinden hormon üretimi yetersizliğine (hipotiroidizm) bağlıdır. Belirtileri arasında; halsizlik, rehavet, soğuğa tahammülsüzlük, barsak tembelliği, soluk ve kuru cilt, yüzde şişkinlik, tırnak kırılganlığı, saç dökülmesi, dilde büyüme, açıklanamayan kilo artışı, adalede ağrı, hassasiyet, sertleşme, eklem ağrısı ve sertleşme, adale güçsüzlüğü, aşırı ve uzamış adet kanamaları veya başka şekilde adet düzensizliği, depresyon, hafıza sorunları, egzersiz toleransında azalma bulunmaktadır.

Hashimoto tiroiditinin nedenleri :

Hashimoto tiroiditi, bağışıklık sisteminin tiroid bezine hasar veren antikorlar geliştirdiği otoimmün bir hastalıktır. Bu süreci neyin tetiklediği halen kesin olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmalar, bir virüs ya da bakterinin bu yanıtı tetikleyebileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, muhtemelen genetik kusurlar da rol oynamaktadır. Kalıtım, cinsiyet, yaş gibi birtakım faktörlerin bir araya gelmesi, bu hastalığın gelişme olasılığını belirleyebilmektedir. 

Hashimoto tiroiditinin risk faktörleri :

Hashimoto tiroiditi gelişimini tetikleyen risk faktörleri şu şekilde sıralanabilir:  

  • Radyasyon maruziyeti: Aşırı düzeyde çevresel radyasyona maruziyet, Hashimato tiroiditi gelişimi riskini arttırır.
  • Yaş:  Her yaşta görülmekle birlikte orta yaşta daha sıktır.
  • Başka otoimmün hastalık: Romatoid artrit, tip 1 diyabet ya da lupus gibi başka bir otoimmün hastalık bulunması, Hashimato tiroiditi riskini arttırır. 
  • Cinsiyet: Hashimato tiroiditi kadınlarda daha sık görülmektedir.
  • Genetik: Aile üyelerinde tiroid ya da başka otoimmün hastalık bulunanlarda, Hashimato tiroiditi gelişme olasılığı daha fazladır. 

Hashimoto tiroiditinin komplikasyonları:

  • Doğum defektleri: Hashimoto tiroiditine bağlı tedavi edilmemiş hipotiroidizmli kadınların doğurduğu bebeklerin doğum defektli olma riski, sağlıklı anne bebeklerinden daha fazladır. Bu çocuklarda entelektüel ve gelişimsel sorunlara eğilimin daha fazla olduğu düşünülmektedir. Hipotiroid gebeliklerle, bebekte kalp, beyin ve böbrek sorunları arasında da bir ilişki vardır. Gebelik planlandığında ya da gebeliğin erken döneminde, tiroid hormon düzeylerinin kontrolü önerilmektedir.
  • Kalp sorunları: Hipotiroidizm, LDL-(kötü) kolesterol düzeylerini arttırarak kalp-damar hastalığı riskini arttırabilir. Ayrıca, kalp büyümesi ve kalp yetmezliğine yol açabilir. 
  • Ruh sağlığı sorunları: Hashimato tiroiditinde erken dönemde depresyon gelişebilir ve zaman içinde ciddileşebilir. Zihinsel fonksiyonlarda yavaşlamaya yol açabilir. Her iki cinsiyette cinsel istekte azalmaya neden olabilir. 
  • Guatr: Tiroid bezinin hormon salgılama için sürekli TSH tarafından uyarılması, bezi büyütebilmektedir. Hipotiroidizm, guatrın en yaygın nedenlerinden biridir. Genellikle rahatsız edici olmamakla birlikte, büyük guatr görüntüyü etkileyebilir ve yutkunma ya da nefes alma güçlüğü yaratabilir. 
  • Miksödem: Tedavisiz kalmış Hashimoto tiroiditinin neden olduğu uzun süreli hipotiroidizme bağlı gelişebilen nadir, yaşamı tehdit eden bir durumdur. Uyuklama, sersemlik hali, bilinç kaybı ile karakterizedir. Miksödem koması, soğuğa maruziyet, sedatif kulanımı, enfeksiyon ve başka streslerle tetiklenebilir. Acil medikal tedavi gerektiren bir durumdur. 
  • Haşimato hastaları için beslenme önerileri ve tedavi ilkeleri (hormon replasman tedavisine ek doğal tıp uygulamaları) 
  • *Yeterli su tüketimi sağlanmalı.
  • Bu grupta ödem problemi çok görüldüğünden, günde 2-3 litre su tüketimi önerilmektedir.
  • *Yeterli Selenyum tüketimi
  • Selenyum minerali, oluşan antikorlar ile savaşabileceğinden, antikor sayısını azaltmakta ve tiroit fonksiyonlarına destek sağlamaktadır. Selenyum: yumurta, ton balığı, sardalye, yer fıstığı, soya fasulyesi, badem, ay çekirdeği ve tavuk-hindi eti, kırmızı ette bulunmaktadır.
  • *İyotsuz tuz tercih etmeli
  • İyot fazlalığının, otoimmün hastalıklarda hastalık seyrini kötü yönde etkileyebileceğine dair çalışmalar vardır. Yeterli iyot alımından emin olunduktan sonra 5 gram/günlük tuz miktarını aşmadan, genel bir diyet düzeni içerisinde iyotsuz tuz tüketimi öngörülür. Koruyucu beslenme tedavisinde, yeterli iyot alımının da önemli olduğu atlanılmamalıdır.
  •   
  • *Yeterli Omega-3 alınmalı
  • Omega-3 yağ asitleri bu hastalıkta oldukça önemlidir. Bu sebeple haftada 2 gün balık tüketimine yer verilmeli, yiyeceklerle alınamadığı takdirde takviye olarak kullanılmalıdır.
  • Diyet: Gluten direk haşimatoya sebep olmaz, lakin bazı bireylerde otoimmün reaksiyonlara sebep olabildiği gözlemlenmiştir. Gluten buğdaydan elde edilen bütün ürünlerin içinde bulunmaktadır. Buğday ve buğday unundan üretilmiş her şey, arpa, hamur işleri pizza, makarna, ekmek gibi ürünlerde vardır. Glutensiz un kullanılarak bu yiyecekler yapılıp tüketilebilmektedir.
  • Ozon terapi: Ozon terapi ,anti inflamatuvar, antioksidan bir oto regulasyon tedavisdir. Otoimmun hastalıklarda etkinliğini kanıtlamıştır. 
  • Fitoterapi: (Bitkiler ve doğal ürünlerle tedavi )
  • Cuppıng (tıbbi kupa terapisi)
  • Alkali kürler
Devamını Oku...

Tip 1 Diyabet’te yalnız değilsiniz! Umudunuzu kaybetmeyin!

Tip 1 Diyabet'te tedavi mümkün mü? Tip 1 diyabette alternatif tıp çare olabilir mi? Tip 1 Diyabet'te bitkisel ürünlerin etkisi var mı? bu ve bunun gibi sorular ile çok sıkça karşılaşmaktayım. Yaklaşık 32 yıllık hekimim. Bu süre zarfında binlerce Tip 1 ve Tip 2 diyabet hastası ile yakından ilgilendim, tedavi ettim. Kendi kliniğimde edindiğim bu eşsiz tecrübe ile insanlara yardımcı olmaya çalışıyorum.

Yukarıdaki soruların cevabını vermeden önce Tip 1 diyabet nedir onu sizlere anlatmak istiyorum.

Tip 1 diyabet vücudumuzdaki pankreasın otoimmün olaylar sonucunda hasar görerek insülin üretemez hale gelmesi ile ortaya çıkan bir durumdur. Tip 1 diyabet hastalarında mutlak insülin eksikliği vardır.  Bu hastalar insülin kullanmadıkları takdirde yaşamlarını idame edemezler.

Tip 2 diyabet ise toplumda daha çok görülmekte ve hastaların yaklaşık %90’ının oluşturmaktadır. Tip 2 diyabet daha çok genetik faktörlerin hazırladığı insülin direncinin hastaların çok büyük bir kısmında yer aldığı ama bunun yanı sıra insülin salgılama bozukluğunun da iştirak ettiği bir diyabet formudur.

Tip 1 diyabetlilerin %90'ında iyi tedavi edilmezse öncelikle göz ve böbrek, sonrasında kalp ve damar komplikasyonları gelişebilir. Bu hasarlar geri dönüşümsüz kalıcı hasarlar olabilir.

Tip 1 diyabet genellikle 30 yaşından önce başlar, okul öncesi (6 yaş civarı), ergenlik (13 yaş civarı) ve son olarak da 20 yaş civarında görülme sıklığı pik(zirve) yapar.

Modern tıpta; Tip1 diyabet tedavisi insülin enjeksiyonları (tıbbı enjektörler ,kalem ve/veya pompa)dan ibarettir ve tedavisi ömür boyu sürecektir. Kesin bir tedavisi yoktur denilmektedir.

Ama gerçek öyle mi acaba?

Tıbbın kurucusu büyük hekim Hipokrat "Bağırsaklar hastaysa, vücudun geri kalanı da hastadır" demiş. Bu cümle, çok önemli bi gerçeği barındırmaktadır. Bağırsaklarımızda, milyarlarca bakteri ile birlikte yaşıyoruz. Bu mikrop ordusuna mikrobiom veya mikrobiota denir. Bunların çok büyük bir kısmı, yaşamımız için çok önemli fonksiyonları yerine getirmemize yardımcı olurlar. Bunlara PROBİYOTİKLER diyoruz.

Bağırsağın işlevleri arasında iki görev ön plana çıkar:

1-        Bağışıklık sisteminin düzenlenmesi ,

2-        Vücudumuza toksinlerin girişinin engellenmesi,

Bağırsak mukozası boyunca yerleşmiş olan mikrop ordusu vücudumuzun gümrük sistemini oluştururlar. Bu koruyucu tabakanın bozulması bir tür vücudumuzun gümrük sisteminin kontrolü kaybettiği anlamına gelir. Bağırsak duvarındaki ufak aralardan giren kontrolsüz parçacıklar ki bunlar sindirilmemiş proteinler, gluten, lektin, bakteriler, virüsler parazitler ve toksinler olabilir. Bu durumda bağışıklık sistemi alarma geçer ve bu zararlıları yok etmeye çalışır.

Bağırsaklardan geçiş veya sızma durdurulursa temizlik tamamlanır ve sorun olmaz. Ama bağırsak duvarında sızdıran bölgenin tamiratı olmaz ve biraz önce saydığımız partiküllerin geçişi devam ederse bağışıklık sistemi gereğinden fazla hızlı çalışır ve hatta kendini korumak için başlatılan bu girişimler kendi vücut hücrelerine bile zarar vermeye başlar ve işte tam da bu aşamada hastalıklar da görülmeye başlar.

Kafası karışan bağışıklık sistemi kendi hücre, doku veya organlarına kontrolsüzce saldırıya geçer. Bu şekilde ortaya çıkan hastalıklarda OTOİMMÜN HASTALIKLAR denir.

Otoimmün hastalıklarda temelde genetik yatkınlık olsa da görüldüğü gibi bağırsak mikrobiyotasında dengesizlik ve "GEÇİRGEN-SIZDIRAN BAĞIRSAK SENDROMU"nun oluşumu hastalığın tetiklenmesi ve ağır geçirilmesinde ana sebeptir. Tip1 diabette otoimmün hastalıktır.

Yaklaşık 32 yıldır doktor olarak görev yapmaktayım. Bu süre zarfında binlerce Tip 1 ve Tip 2 diyabet hastası tedavi ettim. Şu anda da kendi kliniğimde yıllar içerisinde edindiğim bu eşsiz tecrübe ile insanlara yardımcı olmaya çalışıyorum. Elbette Tip 1 diyabette insülin, diyet tarzı uygulamaları öneriyor ve hastalarıma titizlikle anlatıyorum. Ama esas sorun gördüğünüz gibi bağırsaklarda toksin yükünü azaltıp, sızdıran bağırsağın engellenmesi, bağırsak mikrobiyomunun nitelik ve niceliğinin restorasyonu ve pankreasın vucüdun düşmanı olmadığı konusunda bağışıklık sisteminin ikna edilmesidir.

İşte biz burada hastalarımızda, bu sorunları çözmeye çalışıyoruz ve genelde de başarılı oluyor, olumlu sonuçlar alıyoruz. 

Bizim hedefimiz insülin kullanımına son vermek veya çok azaltmak oluyor. Elbette sivrisinekleri öldürmek önemlidir. Ama esas gerekli olan bataklığın kurutulmasıdır. Benim de otoimmün hastalıklar da yapmaya çalıştığım budur. Tabi bir günde gelmeyen bir sağlık sorununun, bir günde gitmesini beklemekte hayalcilik olur.

Ama doğru bilgi, disiplin ve umut başarıyı getirir. Umudunuzu hiçbir zaman kaybetmeyin. Yalnız olmadığınızı da unutmayın.

Unutmayın YAŞAMIN OLDUĞU YERDE UMUT VARDIR...

Sağlık ve mutlulukla dolu güzel günlerde buluşmak dileğiyle...

Devamını Oku...

D Vitamini Neden Önemli ?

D vitamini, güneş ışınları ile doğrudan deri tarafından sentezlendigi için "güneş ışığı vitamini " olarak da bilinir ve bağışıklık sisteminin doğru çalışması için çok önemlidir.

Her birimizin derisi gün içinde, günün hangi saatinde ve güneşte ne kadar kaldığımıza bağlı olmak üzere farklı miktarlarda D vitamini üretir.

Bu vitamin, aslında yağda eriyen bir hormondur.Kapalı mekânlarda süren yaşam tarzı, aşırı güneş kremi kullanımı, yoğun hava kirliliği, güneşsiz mevsimler bu vitaminin eksikliğini artırır .

Oysa ki içinden geçtiğimiz şu pandemi sürecinde bağışıklık sistemimizi güçlendirmek o kadar önemli ki...O nedenle benim önerim, D vitamininin damla veya ilaç formunu kahvaltıda zeytinyağı ile birlikte tüketmenizdir .

Ayrıca enjektabl formları da mevcuttur.Bu konuda tıbbi yardımı hekiminizden alabilirsiniz .

Özellikle öğle güneşinin dik açıyla geldiği öğle saatlerindeki UVB ışınları D vitamini sentezinde çok etkindir.

Tabiki yüzümüzü korumak şartıyla ..Ayrıca süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, balık, yumurta ve cevizde az da olsa D vitamini mevcuttur. Sağlıklı günler dilerim.

Devamını Oku...

İnsulin Direnci Alzhemier Hastalığı Sebebi


Son yılların popüler konusu insülin direnci önemli bir halk sağlığı sorunu aslında...Çünkü toplumun neredeyse üçte biri bu sorundan muzdarip...
Insulin, pankreastan salgılanan, kan şekerini hücre içine sokan ve bu suretle kan glukoz dengesini ayarlayan bir hormondur. Insulinin bu yöndeki etkilerine kas, karaciger ve yağ dokusunun duyarlılığının azalmasına ise "insülin direnci" denir.

Insulin direnci cok yaygın bir sorun..Uzun süredir diyabet, hipertansiyon ve metabolik sendromdaki rolü biliniyordu. Oysa , en sık görülen iki önemli nörodejeneratif sağlık sorunu olan Alzheimer Hastalığı ve Parkinson Hastalığında da rolü olduğu son klinik çalışmalar ile gösterildi. Parkinson Hastalığına sonra değineceğim.

Gelelim Alzheimer-Insulin direnci ilişkisine:
Insulin hormonu görevini yaptiktan sonra ortamdan kaldırılması gerekir. Bu işlem, "Insulin Degrading Enzym" isimli bir enzim tarafından yapılır. Bu enzim, aynı zamanda "beta-amiloid "adı verilen toksik proteinin de parçalanmasını sağlar. Beta amiloid, beyinde birikerek Alzheimer Hastalığınin oluşmasını sağlamaktadır ve bu hastalığın temel mekanizmasını oluşturmaktadır.

İnsülin direnci veya daha ilerisinde diyabet geliştiğinde bu enzim fazla salgılanmak zorunda kalır, ama yine de beta amiloidi yeterince parcalayamaz ve bu toksik madde beyinde birikir.Bu nedenle, maalesef, insulin direnci ve diyabet hastalığında Alzheimer hastalığı olma olasılığı çok artar.

Sağlıklı günler dilerim😊

Devamını Oku...

ROMATOİD ARTRİT: : Romatizmada Doğal Ve Bitkisel Kürler

ROMATOİD ARTRİT: : Romatizmada Doğal Ve Bitkisel Kürler

   Tüm eklemleri etkileyebilen bu kronik iltihabı hastalık, kadınlarda erkeklerden daha sık görülüyor. İstatistiklere göre romatoid artrit teşhisi konan kadın sayısı erkeklerin üç katı.

Bağışıklık Sistemi Eklemlere Saldırırsa

Romatoid artrit, bir otoimmün hastalıktır. Yani hastalık bağışıklık sistemindeki yanlış ve aşırı bir tepkiden kaynaklanır. Normalde vücudu hastalıklardan korumak için tasarlanmış olan bağışıklık sistemi, eklem dokusunu işgalci bir düşman, yabancı bir doku gibi algılar. Böylece eklem dokusuna ve bileşenlerine karşı antikorlar geliştirerek taarruza geçer. Bu yanlış tepkinin neden kaynaklandığı tam olarak bilinmese de romatoid artrit de dâhil olmak üzere tüm romatizmal hastalıklarda belirgin bir artış söz konusu.

Aslında tüm otoimmün hastalıklarda bir patlama olduğunu söylemek yerinde olur. Neden? Çünkü insan nesli tarihin hiçbir döneminde bu kadar çok kimyasala, bu kadar toksik maddeye maruz kalmadı. Devamlı tehdit altında olan bağışıklık sistemi bozulmasın da ne yapsın?

Bu  hastalık, yaşam kalitesini son derece olumsuz etkileyen, ıstıraplı bir sağlık sorunudur. Hastaların, etkilenen eklemleri ağrılı, kızarık ve şiştir. Romatizmal ağrı çekenler, şiddetli eklem ağrıları dışında hareket güçlüğü, sabah sertliği gibi yaşam şartlarını zorlaştıran şikâyetlerden de muzdariptir.

Kimyasal tıp romatizmal ağrıların tedavisinde, uzun süreli kortizon, ağrı kesiciler ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanılması taraftarı. Ama tüm bu ‘tedavilerin’ hastalığı iyileştirmek değil sadece belirtilerini baskılamak üstüne kurulu olduğu unutulmamalı.

Üstelik ciddi yan etkileri olan ilaçlar bile sadece kısa süreli rahatlama sağlıyor, bir zaman sonra da ağrı çok daha güçlü bir şekilde geri dönüyor. Romatoid artrit agresif bir hastalıktır. Bir tedavi planı yapılırken, ilaçların romatizmal ağrılara şifa olamadığı, üstelik ciddi yan etkilerine rağmen hastalığın ilerleyişini durdurmakta yetersiz  kaldıkları mutlaka göz önüne alınmalıdır

Romatoid artritin saldırgan doğası ve kimyasal tıbbın gerek hastalığın belirtilerini hafifletmekte gerek ilerlemesini durdurmada yetersiz kalması alternatif tedavilerin daha da önem kazanmasına yol açmıştır.

NE YİYORSAN OSUN! (ÇİN ATASÖZÜ)

Romatizmal hastalıkların artışının altındaki en önemli neden beslenmenin bozulması ve besinlerde kullanılan kimyasal katkı maddeleridir.

Beslenme bozuldukça, yiyecekler katkı maddeleriyle doldukça gıda intoleransı ya da başka bir deyişle gıdalara karşı hassasiyet ciddi bir sorun olmaya başlamıştır. Tüm otoimmün hastalıklarda yapılması gereken ilk ve en önemli şeylerden biri sorunun arkasında bir gıda hassasiyetinin olup olmadığını sorgulamak olmalı. Gıda intoleransı dendiğinde akla ilk gelen, gluten hassasiyetidir. Özellikle genetiğine müdahale edilmiş buğdayda, vücudun baş edemeyeceği kadar çok gluten vardır ve bir romatizma hastasını gluten hassasiyetini göz ardı ederek tedavi etmek mümkün değildir.

Beslenme ve Romatizma

Gluten ve hazır maya hassasiyetini gıda alerjileri ile karıştırmamak lazım. Eğer bir gıdaya alerjiniz varsa, bunu anlamak zor değildir. Çünkü onu yer yemez vücudunuz şiddetli bir tepki verir.

Ancak tıpta ‘intolerans’ dediğimiz hassasiyet gizli gizli seyreden ve zaman içinde vücuda ciddi hasarlar veren bir durumdur.

Kelle Paça Unutuldu, Sağlık Bozuldu

Romatizma hastalığının en önemli nedenlerinden biri yiyeceklerle alınan kollajen miktarının azalmasıdır. Kollajen, bağ dokunun ana maddesidir. Ama maalesef artık ihtiyacımız olan bu önemli maddeden yeteri kadar faydalanamıyoruz. Çünkü kollajen içeren gıdalardan giderek daha az tüketir olduk. Paça, kemik suyu, kemikli et en zengin kaynaklardır.

Hazır Mayayı Hayatınızdan Çıkarın

Hazır maya bağırsak geçirgenliğini bozduğu için gıda intoleransına neden olur. Gıda hassasiyetleri romatizmanın altında yatan en önemli nedendir. Romatizmal hastalıkların tamamında hastada gıda intoleransı varmış gibi değerlendirmek ve buna göre önlem almak son derece önemlidir.

Hazır maya konusunda dikkat edilmesi gereken diğer bir besin ise peynirdir. Peynirlerin çoğunda hazır maya bulunur. Aslında peynir probiyotik zengini harika bir besin kaynağıdır, ama ancak geleneksel usullerle yapılırsa.

Turşunu Kur, Yoğurdunu Mayala, Romatizmadan Korkma

Romatizmal hastalıklardan korunmanın en etkin yolu faydalı bakterilerden, yani probiyotiklerden geçer. Probiyotikleri takviye etmeden, romatizmal hastalıklardan korunabilmek veya bunları tedavi edebilmek mümkün değildir. Çünkü sağlıklı bir bağışıklık sistemi için sağlıklı bir bağırsak florasına sahip olmak gerekir. Diyetinize probiyotik zengini gıdalar ekleyerek sadece romatizmaya değil tüm hastalıklara karşı güçlü bir savunma kalkanı oluşturabilirsiniz. Ev turşusu, ev yoğurdu, mandıra yoğurdu, kefir, sirke, şıra, doğal mayayla yapılmış peynir, çökelek probiyotik zengini gıdalardır. Diyetinize ekleyin

Romatoid Artrit hastalığında kullanılan, tıbbi etkinliği kanıtlanmış bitkiler

 1-Zencefil: Mide bulantısına karşı bilinen en etkili bitki olan zencefil aynı zamanda kuvvetli bir yangı gidericidir de.

2-Meyan kökü: Yangı gidericidir. Ancak 15 günden fasla kullanılmamalıdır.3-Isırgan: Son derece güçlü bir yangı ve ağrı gidericidir.
4- Kuşburnu: Yüksek miktarda C vitamini içeren kuşburnu etkili bir yangı gidericidir.
 
5-Zerdeçal: Kuvvetli yangı giderici olması dışında, karaciğer fonksiyonlarını düzenler ve kan yağlarını düşürür.

6-Tıbbi nane

7-Şeytan pençesi

OZON İLE ROMATOİD ARTRİT TEDAVİSİ

Ozon terapi bağışıklık sistemini düzenleyen bir tedavidir. Bağışıklık sistemini dengelediği için romatizmadaki aşırı bağışıklık sistemi reaksiyonunu normale getirmeye yardımcı olur. Ozon tedavisinin başka bir özelliği de tüm vücuttaki kan dolaşımını, dolayısıyla da oksijen seviyesini yükseltmesidir. Böylece romatizmanın eklemlerde yol açtığı hasarı da tamir eder.

Ozon tedavisinin bir başka yararı romatizmal hastalıklarda sıklıkla görülen duygu-durum bozuklukları, yılgınlık, depresyon, müzmin yorgunluk gibi şikâyetlere karşı ortaya çıkar. Uzun süreli ve çok sayıda ilaç kullanan hastalarda ortaya çıkan böbrek ve karaciğer hasarına karşı ozon tedavisi koruyucu etkiler gösterir.

Devamını Oku...

Probiyotikler ve Prebiyotikler

İnsanlar kendi hücrelerinden sayıca 10 kat fazla (100 trilyon) olan faydalı bağırsak mikroplarıyla (probiyotikler) ortak bir yaşam sürdürmektedir.

Faydalı bağırsak mikropları çeşitli yararlarının yanında, dış ortamdan gelen zehirli maddelerin kana geçmesini engelleyen koruyucu bir tabaka oluştururlar.

Yeterli miktarda alındığında sağlığı olumlu yönde etkileyen mikroorganizmalara probiyotik denir.

Probiyotik  ve Metchnikoff

1912 Nobel Tıp Ödülünü kazanan Rus bilim adamı Élie Metchnikoff bilim dünyasında probiyotiklerin kaşifi sayılabilir. Metchnikoff yoğurt, kefir ve peynir gibi süt ürünlerinde bulunan asit yapan mikroorganizmaların bağırsaktaki hastalık yapan mikroorganizmaları nötralize ettiğini saptamıştır. Metchnikoff Bulgaristan ve Kafkasya’da yaşayan insanların ederek uzun ömürlü olması probiyotiklerden zengin gıdaların fazla tüketilmesiyle açıklamıştır 

Probiyotiklerin görevleri:

  • Mukozal kaynaklı bağışıklık sistemini güçlendirmek
  • Yiyeceklerin hazmını kolaylaştırmak
  • Besin alerjilerini ve egzemayı önlemek
  • İshali önlemek ve tedavi etmek
  • Vitaminleri (K, biotin, B12, niasin vb.)  sentezlemek
  • Bağırsak duvarını zararlı maddelerden korumak, bağırsak geçirgenliğini azaltmak
  • Zararlı maddelerin (toksinler) kan dolaşımına geçmesini engellemek
  • Kronik enflamatuar (iltihaplı) hastalıkların oluşumunu engellemek
  • Yaşlanmayı yavaşlatmak
  • Kanseri önlemek
  • Romatizmal rahatsızlıkların oluşumunu engellemek
  • Yaşlanmayı yavaşlatmak
  • Depresyonu hafifletmek
  • Otizm bulgularını hafifletmek
  • İshali önlemek ve tedavi etmek
  • İdrar yolu iltihaplarını önlemek
  • Mukozal kaynaklı bağışıklık sistemini güçlendirmek
  • Kabızlığı tedavi etmek
  • Böbrek taşlarının (oksalat) oluşumunu azaltmak

Probiyotik nedir?

Probiyotikler; yeterli miktarda olduklarında yaşadıkları vücuda fazlasıyla yararlı olan canlı mikroorganizmalardır. Araştırmalar, özellikle sindirim sistemimizdeki bakteri dengesinin veya dengesizliğinin, genel sağlığımız ve yaşadığımız hastalıklar üzerinde direkt olarak etkisi olduğunu gösteriyor. Yani sindirim sistemimizdeki dost bakteri dengesini korumak, sağlığımız açısından oldukça önemli. İşte probiyotik kavramı, tam da bu noktada devreye giriyor. Çünkü probiyotik mikroorganizmalar, bağırsaktaki bakterileri dengeye sokmaya; doğal olarak da sindirim sistemini düzenlemeye ve bağışıklık sistemini desteklemeye yardımcı oluyor.

Probiyotik ne işe yarar?

 Yapılan bilimsel araştırmalar, bağırsaklarımızda yaşayan bakteriler olduğunu ve bu mikrofloranın (bağırsaktaki bakteri topluluğu) bizi hastalıklardan korumaya ve hastalıkların gelişmesini önlemeye yardımcı olduğunu gösteriyor. Konuda yapılan birçok araştırma, probiyotiklerin genel olarak bağırsak sağlığı üzerinde olumlu etkilere sahip olduğunu; sindirim sistemini düzenlemeye ve bağışıklık sistemini desteklemeye de yardımcı olduğunu gösteriyor.

Probiyotik faydaları

Probiyotik kavramının ne anlama geldiğini ve probiyotiklerin ne işe yaradığını yukarıda detaylıca açıkladık. Şimdi de bizim için asıl önemli konuya gelelim: Probiyotik faydaları… İşte probiyotiklerin sağlığımız üzerindeki bazı bilinen faydaları.

  • Probiyotikler, bağışıklık sistemini desteklemeye yardımcı olurlar. Dost bakteri probiyotikler, bağışıklık sistemini destekleyerek vücudumuzdaki dengenin korunmasına ve bu problemlerin önüne geçmeye yardımcı olurlar.
  • Probiyotikler, çeşitli nedenlere bağlı olarak kaybedilen yararlı bakterilerin geri kazanılmasına ve bazı olumsuzluklara neden olabilecek zararlı bakterilerin azalmasına yardımcı olurlar.
  • Probiyotikler, sindirim sistemini düzenlemeye yardımcı olurlar
  • Probiyotikler, bağırsak sağlığını destekleyici etkiye sahiptirler. Sindirim sırasında bağırsağa geçen yiyeceklerin, bağırsaklardan atılmasına yardımcı olarak sindirim sistemini desteklemeye yardımcı olurlar.
  • Bazı probiyotik türlerinin, ruh sağlığı üzerinde de olumlu etkilere sahip olduğu düşünülmektedir. Özellikle son yıllarda yapılan araştırmalar, mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin yüzde 95’inin bağırsaklarda salgılandığı bilgisini ortaya koydu. Bu da aslında bağırsak sağlığının, zihin sağlığıyla birebir ilişki içinde olabileceğini gösterdi.
Devamını Oku...

Okaliptüs Yağı Faydaları

Son yıllarda hastalarımda ağır metal toksisitesine(arsenik, civa , kurşun, talyumve diğerleri) bağlı semptom ve hastalıklarla (kronik yorgunluk, anemi ve diğer kan hastalıkları, onkolojik problemler, tremor, beyin sisi, Alzheimer tipi bunama, Parkinson hastalığı ve daha birçoğu...) daha sık karşılaşmaya başladım.

Bu tür kronik ağır metal zehirlenmelerinin önemli nedenlerinden biri de sebze ve meyvelerde bulunan tarımsal ilaç kalıntıları...Bugün , zirai ilaç artıklarınin sebze ve meyvelerde oluşturduğu kimyasal bağları çözen ve bu tür gıdaları tüketmeden önce güvenli hale getiren bilimsel bir uygulamayı sizlerle paylaşmak istedim:

Sebze ve meyvelerinizi 1 litre suya 8 damla okaliptus uçucu yağı ilave edip bir kapda 10 dakika bekletin ve sonra güzelce yıkayıp tüketime hazir hale getirin.
Toksinler ve detoks ile daha ayrıntılı bilgi isterseniz YouTube kanalima gidin.
Şifa olması dileğiyle

Devamını Oku...

Biberiye Yağının Faydaları

Yapılan araştırmalarda biberiyenin kokusunun hafızayı güçlendirdiği oraya çıkarılmıştır. İçerdiği çözücü maddeler sinirsel hasarları azaltarak beynin hafıza gücünü artırır. Özellikle stresli bir ortamda çalışanların biberiye yağını bileklerine ya da boyun kısımlarına sürerek rahatlayabilirler.

Devamını Oku...

Diyette ‘Yoyo Etkisi’ Nedir?

Diyette 'Yoyo Etkisi' Nedir? İşte Yoyo Etkisinden Kurtulmanın Yolları

Her gün yeniden diyete başlayıp zayıfladıktan sonra vazgeçenlerden misiniz? O zaman siz de yoyo etkisine maruz kalmış olabilirsiniz. Yapılan her diyet sonrasında hızla verilen kiloların geri alınması “yoyo etkisi” olarak bilinmekte. Zamanla obeziteye sebebiyet verebilen bu durum, metabolizma hızının düşmesine ve kilo vermenin daha da zorlaşmasına yol açabiliyor. Peki, yoyo etkisini azaltmak için neler yapmak, hangi alışkanlıkları kazanmak gerekiyor?

Metabolizma dengesini korumak önem taşıyor 

Sık alıp verilen kilolar sebebiyle metabolizmada yavaşlamalar ve yağ dokusunda artmalar görülüyor. Bu durum bedeni etkilediği kadar, ruhsal sağlığı da etkileyebiliyor. Zayıflama ürünlerini bilinçsizce kullanmak hızlı metabolizmaya ve hızlı kalp ritmine sebep olarak vücutta çeşitli etkilerin görülmesine neden oluyor. Sık sık tuvalete çıkma, kan basıncında yükselme, adet düzensizliği, yoğun terleme ve anksiyete bu etkiler içerisinde yer alıyor. Yoyo etkisinin yaşanmasında büyük rol oynayan bu belirtileri önlemek için kişiye özel hazırlanmış beslenme düzeni ile spor aktivitelerini bir araya getirmek büyük önem taşıyor.

Metabolic Balance programıyla yoyo etkisi bitiyor 

Her besinin yeterli miktarda ve dengeli bir oranda tüketilmesi temeline dayanan Metabolic Balance beslenme ve metabolizma programı sayesinde vücudun glikoz üretmek için kendi proteinlerini yakmasına gerek kalmıyor. Yoyo etkisini ortadan kaldıran bu durum sayesinde gelişebilecek metabolic sendrom hastalıkların da büyük oranda önüne geçmek mümkün. Yalnızca doğal besinler öneren bu beslenme ve metabolizma programi, sağlıklı kilo vermek ya da metabolizma sorunlarını düzenleyerek hayat boyu sağlıklı bir yaşam sürmek isteyenler tarafından sıklıkla tercih ediliyor.

Düzenli, kaliteli bir uyku ve hareketli bir yaşamla birlikte vücuttaki hormon ve enzimlerin düzenli salgılanması temeline dayanan bu beslenme ve metabolizma programı sayesinde yağ yakımı sonucuna ulaşılıyor ve vücudun ihtiyacına uygun bir sistem olduğundan yeni kilo ile sağlıklı bir yaşamın kapıları da aralanıyor.

Dengeli bir metabolizma için 8 mucize kural 

1. Her gün 3 öğün yemek yenilmelidir.

2. Öğünler arasında en az 5 saat süre bulunmalıdır.

3. Her öğünün 1 saatten uzun sürmemesi gerekiyor.

4. Her öğüne mutlaka programdan belirtilen protein porsiyonundan alınacak bir yada iki lokma ile başlanmalıdır.

5. Her öğünde tek bir protein tüketilmeli ve bir öğünde yenen protein başka öğünde tüketilmemelidir.

6. Son beslenme öğünü en geç saat 21:00'da bitirilmelidir.

7. Günlük belirlenmiş su miktarı bütün güne yayılarak içilmelidir. (Kilo başına 35 ml)

8. Mutlaka günde 1 elma yenilmelidir

Devamını Oku...